İnsanlar doğar, büyür, yaşar ve günü geldiği vakit hayata gözlerini yumar. Doğumuna karar veremeyen insan, nefes aldığı sürece çevresinde olup bitenlere adapte olmak zorunda kalır. Hırsızlığın meslek hâline getirildiği mahallelerde hırsızlıkla, susmanın ahlâk sayıldığı mahallelerde ise suskunlukla sınanır; çünkü bu mahallelerde doğru tektir ve o doğru, dünyaya gelen her yeni birey için atalarınca hazır edilmiş gömleklerini giymektir. Doğru, senden önce dünyaya gelen ve yaşadığın coğrafyayı senin için hazır hale getirmiş atalarının dilini, dinini, rengini almak kadar kinini, kibrini, öfkesini de alıp bağrına basmak ve hatta başının üstünde tutup ideoloji saymaktır.
Buraya kadar olan kısmı okuduktan sonra belki de içten içe bir ‘Eyvah!’ feryadıyla karşı karşıya kalıyoruz ve ‘Coğrafya kaderdir!’ söyleminin yerini ‘Coğrafya Gömlektir!’ alıyor.
İşte bütün bu düşünceler arasında yaşadığımız topluma bakıyoruz. Fikirleri sebebiyle düşman olduğumuz, inancı sebebiyle hor gördüğümüz, kökeni sebebiyle öteki saydığımız insanlara bakıp ‘Aslında bunların hiçbiri size ait değil!’ diyoruz. Üstlerine giydikleri monttan, yüzlerine yerleştirdikleri bıyık modellerine, sakallarına verdikleri şekillerden ayaklarına geçirdikleri çorap desenlerine kadar hemen her şeyin arsız bir mirasın ürünü olduğunu fark ediyoruz. Bu mirasın, sevgi tohumları taşıma ihtimali olduğu kadar nefret tohumlarıyla yoğrulma ihtimalini de görüyor ve bütün bunlardan habersiz şekilde dünyaya gelenler olarak, sadece görevimizi yerine getirip nasibimize düşen gömleğin içini dolduruyoruz.
‘Tartışma Programı’ adı verilen ama fikirlerden başka her şeyin tartışıldığı televizyon programlarından başlayıp ‘vatana ihanet ya da nankörlükle’ sonlanan sokak röportajlarına kadar başrollerde yer alan bütün oyuncuların aslında aynı tarikatın müritleri olduklarını anlıyoruz: ‘Gömlekçiler Tarikatı.’
Sakin bir köşede durup uzaktan uzağa onları izlediğimizde, sinirden çıldırır hale geldikleri an derilerinin altından çıkan gömlekleri rahatlıkla görebiliyoruz. Toplumun, okuyan ve sorgulayan bir ferdi olmak yerine atalarından miras kalan gömleklerine sarılma çabalarına canlı kanlı şahit oluyoruz. Yaşanan ekonomik ve toplumsal sorunlar karşısında cılızlaşan savlara ve savların yerini alan öfke seanslarına maruz kalıyoruz.
Siyasetle oturup siyasetle kalkarken siyasi partilerin farklı mahallelerde doğmuş ve farklı renkli tabelaların altına sığınmış aynı tip insanlarla dolu olduğu gerçeğini göz ardı ediyoruz. Evinde kitaptan çok etkisi altına girdiği siyasi düşüncenin televizyon kanallarına sarılmış, fikirlerden çok bıyık modellerine inanan, ibadetten çok şekilcilikle nefes alan, güçlü ve kalabalık bir gömlekler ordusu…
Bütün bunları fark ettiğiniz zaman zihninizi saran yaftaları bir kenara bırakıyorsunuz ve ne zaman tartışan insanlara denk gelseniz onların, aslında aynı elmanın iki yarısı kadar birbirine benzediklerini hatırlıyor ve içten içe kahkahalar savuruyorsunuz. Sırf aynı mahallede doğmadılar diye kinden yoğrulmuş bir bıçakla bölünüp ayrı taraflara savrulmuş aynı gömleğin parçaları…