Bugünkü yazımı, aynı temele dayanan iki ayrı başlıkta ele almak istiyorum. Ateş ve Kadın…
‘Dünya üzerindeki en tehlikeli şey nedir?’ diye soracak olsalar, kesinlikle ‘Cehaletin kendine nefes alacak bir beden bulmasıdır.’ derim. Önce o bedeni bulur, yaşanan çağı adım adım geriye götürmek için her yolu dener ve ne zaman başı sıkışsa iki büyük silahına uzanır: ‘Ateş’e ve ‘Kadın’a… Birinden güç alır, diğerine dil uzatır.
Ciğerlerimiz yanıyor. Ülkenin dört bir yanında nefes alan ne kadar orman varsa şeytanın ateşi altında karanlığa gömülüyor ve ben o ateşi ne zaman görsem 1993 Sivas’ında bir otel binasında bu ülkenin aydınlarının, yazarlarının, düşünürlerinin, şiirlerinin, türkülerinin yandığı o kara günü hatırlıyorum.
Bugün yakılan ormanların ve onları ateşe veren cehaletin, 93 yılında Sivas’ta ortaya çıkan cehaletten hiçbir farkı yok. Aynı cehalet, o cehaletin aydınlık dünyaya karşı aynı çaresiz kalışı ve yaşadığı çaresizlikle birlikte uzandığı aynı silah: ‘Ateş.’
Bir vatandaş olarak bu yangınların, doğal sebepler ya da tesadüfler neticesinde çıkmadığının tabii ki farkındayım ama bütün bu farkındalığa rağmen bu topraklarda doğup büyüyen insanların, nasıl olur da kendi doğasına ve o doğada yaşayan canlılara zarar verebildiğini ve bu zararı, akıl almaz bir ‘mücadele’ adıyla süsleyebildiğini anlayamıyorum.
Yapılan son araştırmalarda ülkemiz sınırlarında doğan bireylerin ortalama yaşam süreleri 78 yıl olarak gösteriliyor. Bu süreyi barışa, sevgiye, iyiliğe harcamak ve ille bir mücadele etme arzusu varsa bunu bilimle, felsefeyle, sanatla, edebiyatla yapmak varken bütün bunları bir tarafa bırakıp silaha, kavgaya, ateşe, yakıp yıkmaya, vurup öldürmeye tutunmanın ne anlamı var?
Bu ülkenin çocuklarını eğitmeliyiz! Ülkemizin hangi kıyısında olursa olsun çocuklarımız, insan ve hayvan sevgisiyle, doğanın sahip olduğu bütün canlıların en az bizim kadar nefes alma hakkı olduğu öğretisi ve inancıyla yetişmeliler. Kırıp dökmenin değil, yaşatıp yüceltmenin değerini bilerek geleceğe yürümeliler. Belki o zaman ellerine tutuşturulan benzin bidonlarına isyan edebilir ve yakıp yıktıkları her bir karışın aydınlık geleceğin değil, cehaletin eseri olduğunu anlayabilirler.
Yazıma başlarken aynı temele dayanan iki konu demiştim; sıra geldi ikincisine: ‘Kadın.’
Cehaletin ne zaman başı sıkışsa uzandığı bir diğer konu da kadınlar oluyor. Dün bütün bu yangın haberleri yayılıp içimizi köze çevirirken hayata dair bir umut ışığı, Tokyo Olimpiyatları’nda sahne aldı. Kadın Voleybol Milli Takımı’mız, dünya üzerindeki egemen güçlerden Amerika Milli Takımı karşısında bizi, ülkemizi ve bu ülkenin kadınlarını temsil etti.
Maçı biraz gecikmeyle hatırlamıştım ve izlemeye başladığımda skor çoktan Amerika lehine 2-0’a ulaşmıştı; ama o andan sonra öyle bir geri dönüş yaşandı ki ülkenin bütün yangınlarına isyan edercesine bir umut ışığı gözlerimi kapladı. Kazandığımız sayılarla birlikte heyecanım iyiden iyiye yükseldi ve her yeni sayıda, avuçlarım patlayıncaya kadar alkışladım. Sahadaki her bir yürek bu ülkenin çektiği acıları hisseder gibi sahada var gücüyle mücadele etti. ‘Süper Güç!’ diye tabir edilen ülkelere, asıl gücün yürekten geldiğini hatırlattı.
Kadınlarımız, bizim maçımıza kadar hiç set kaybetmemiş Amerika karşısında, önce skoru 2-0’dan 2-2 ye getirdiler; sonra da galibi belirleyecek son sette geriden gelip öne geçtiler. Kazanabilirdik, kazanmaya çok da yaklaşmıştık ama olmadı. Belki maçı kazanamadık ama temsilcilerimiz, sergiledikleri direniş ve kazandıkları 1 puanla gruptan çıkma yolunda büyük bir adım attılar.
Bütün sıkıntılarımız arasında gönlüme umut ışığı eken voleybolcu kadınlarımız, bizler için neden önemli biliyor musunuz? Çünkü onlar sadece sahadaki rakipleriyle mücadele etmiyorlar aynı zamanda cehaletle de mücadele veriyorlar.
Son olimpiyat şampiyonu Çin’i, 3-0’la geçerek dikkatleri ve takdirleri üzerlerine çekmelerinin ardından bu takdirleri gören cehalet; kendi istediği sınırlarda yaşamadıklarını düşündüğü kadınlarımızın başarısından ve genç nesillerin onları örnek alma ihtimallerinden rahatsız oldu. Bu rahatsızlıkla birlikte hemen kıyısında hazır tuttuğu karaya sarılıp bu toprakların yetiştirdiği değerlerin üzerine kara çalmak istedi.
Hiçbir başarının cezasız kalmadığı bu düzende, kadınlarımız ne yaptı peki? Bu cehalete baş kaldırarak hem dünyaya müthiş bir geri dönüş hikâyesi izlettiler hem de morali zayıflamış ülkemizin fertlerine, avuçlarını patlatacak kadar alkışlayacakları bir heyecan fırtınası yaşattılar.
İki silahtan biri olan kadınlarımız, en güzel cevabı sahada verdiler. Diğer silahın yani ateşin, böyle bir cevap verme şansı yok tabii ki ama eminim eğer dile gelebilme şansı olsa, gördükleri karşısında o da icadından utanırdı.