Pandemi sonrası dönemde hem gençler hem de yetişkinler arasında madde ve davranışsal bağımlılıklarda dikkat çekici bir artış yaşanıyor. Dijitalleşme, yalnızlık, kronik stres ve anlam duygusundaki zayıflama, bağımlılığı yalnızca bireysel bir sorun olmaktan çıkararak toplumsal bir mesele haline getiriyor. Gazetemize önemli açıklamalarda bulunan Uzman Psikolog Selin Küçük, bağımlılığın artış nedenlerinden dijitalleşmenin etkilerine, ailelerin farkında olmadan yaptığı hatalardan tedavi sürecinin en kritik adımlarına kadar birçok başlığı bilimsel veriler ışığında değerlendirdi. Küçük, bağımlılığın irade eksikliği değil, beyin, stres ve çevresel koşulların kesişiminde ortaya çıkan bir hastalık olduğuna dikkat çekti.
“DAHA ÇOK HİSSETMEMEK İÇİN KULLANMA İSTEĞİ”
“Son dönemde gençler ve yetişkinlerde bağımlılık neden bu kadar arttı?
Uzman Psikolog Selin Küçük madde bağımlılığının pandemi döneminden sonra daha da artış gösterdiğini belirterek konuşmasında şu ifadelere yer verdi: “Bağımlılığın neden arttığını anlamak için bağımlılığı anlamak gerekir. Araştırmalar bağımlılıkla ilgili çok katmanlı bir tablo gösterir. Bağımlılık bir beyin hastalığıdır. Temelinde dopamin sistemi vardır. Dopamin “mutluluk hormonu”ndan daha çok bir “tekrar et” sinyalidir. Sosyal medya, oyunlar, kısa videolar dahi doğal olarak elde ettiğimiz ödüllerden çok daha hızlı ve yoğun dopamin salınımı yaratıyor. Beyin zamanla sürekli ve sık yüksek dopamine maruz kaldıkça duyarsızlaşmayı öğreniyor ve salgılanan dopamin kişiye yetmemeye başlıyor. Yani söz konusu bağımlılık olduğunda meselenin kişinin kendini tutamaması değil, beynin freninin zayıflaması söz konusu oluyor. Neden arttı sorusuna gelirsek, pandemi sonrası dönemde yaşanılan stres ve yalnızlık uzun süreli belirsizlik yarattığı gibi sosyal izolasyon, güvende hissetmeme, anlam ve gelecek duygularımızın zedelenmesi gibi nedenler beynin ihtiyaç duyduğu dopaminin salgılanması için kısa süreli hızlı dopamin salgılatan nesnelere yönelmeyi arttırdı. Dünya Sağlık Örgütü pandemi sonrası raporlarına bakıldığında madde kullanım ve davranışsal bağımlılıkların stresle baş etme yöntemi olarak arttığını ve kullanıldığını vurguluyor. Aslında keyif arama mutlu olma isteğinden daha çok hissetmemek için kullanma, kullanımı sürdürme ön plana çıkmaya başladı.”
“BAĞIMLILIK SADECE MADDEYLE SINIRLI DEĞİL”
Madde ve kumar bağımlılığını tetikleyen en büyük risk nedir?
Madde ve kumar kullanım bozukluklarını tetikleyen en büyük ortak risk, kronik stresle birleşmiş duygusal düzenleme yetersizliği olduğunu ifade eden Küçük: “Madde ve kumar (davranışsal) kullanım bozukluklarını tetikleyen en büyük orta risk, kronik stresle birleşmiş duygusal düzenleme yetersizliği. Kronik stres hem başlatıcı hem de sürdürücü bir faktör. 2016 tarihli yapılan araştırma sonuçları uzun süreli stresin amigdala dediğimiz yapıyı aşırı aktif tuttuğunu ve aynı zamanda prefrontal korteksi baskıladığını gösteriyor. Sonuç olarak dürtü kontrolümüz zayıflıyor ve şu an rahatla ihtiyacı artıyor. Kumar gibi davranışsal bağımlılıklar ya da madde kullanım bozuklukları haz elde etmek için değil hissedilen stresi-gerilimi anında düşüren hızlı bir regülasyon aracı olarak devreye giriyor.
Burada dikkat edilmesi gereken şu her stres yaşayan bağımlı olmuyor. Bağımlılık daha çok duyguyu tanımlamakta zorlanan, zorlayıcı duygu ya da zorlayıcı yaşam olayları ile baş edemeyen, içsel yatıştırma repertuarı sınırlı olan bireylerde karşımıza çıkıyor. Madde, kaygıyı rahatlatıyor, kumar gibi davranışsal bağımlılıklar kontrol hissi, kaçış, yoğun odak sağlayarak içsel boşluğu kapatıyor. Yine bağımlılık alanında yapılan çalışmalarda tekrar tekrar doğrulanan erken çocukluk döneminde yaşanılan ihmal ve bağlanma sorunları ile ilgili elde edilen bulgular karşımıza çıkıyor. Çocuklukta duygusal olarak ihmal edilmiş, tutarsız ebeveynlik söz konusu olmuş, aşırı eleştirel ya da mesafeli bakım veren bireylerde, yetişkinlik dönemlerinde madde ve davranışsal bağımlılık riskinin arttığı bulunmuş. Amerikan Ulusal Uyuşturucu Bağımlılığı Enstitüsü bulgularına bakıldığında tekrarlayan madde-davranışsal bağımlılıklar doğal ödüllere duyarsızlaşarak bireyin ilişki, başarı, üretim gibi kaynaklardan tat alamadığını gösteriyor. Bu durum bir şey hissedebilmenin tek yolu haline geliyor. Davranışsal bağımlılıkları madde kullanım bozukluğundan ayıran ayırt edici bir faktör, kontrol edilebilir sanılması ve beyinde dopamin patlaması, özellikle kumar oynama bozukluğunda kazanmaktan daha güçlü bir hale geliyor. Kumar özellikle çaresizlik, güçsüzlük, değersizlik yaşayan bireylerde kontrol bende hissini telafi eden bir araç olarak kullanılıyor.”
“DİJİTALLEŞME TEK BAŞINA BAĞIMLILIK YARATMIYOR”
Dijitalleşme ve kolay erişim bu artışı nasıl etkiliyor?
Dijitalleşme tek başına bağımlılık yaratmıyor. Ancak boşluk varsa onu anında dolduruyor. Bilimsel çalışmalar dijitalleşmenin rolünü bu noktada hız, süreklilik ve görünmezlik olarak tarif ediyor. Eskiden maddeye ulaşmak için çaba göstermek, kumar için bir mekâna gitmek gerekirdi. Şimdi bunlara ulaşmak 2 saniye. Evde, yattığınız yerde, saat fark etmeksizin ve kimseye yakalanmadan ulaşabiliyorsunuz. Kolay erişim, beynimizin dürtü-sonuç arasındaki boşluğunu yok ederek, fren sistemimizin devreye girmesini de engelliyor. Sosyal medya, online kumar, dijital oyunlar değişken oranlı pekiştirme kullanırlar. Bu mekanizma en güçlü bağımlılık mekanizmasıdır ve “ne zaman gelecek bilmiyorum”, “az kaldı”, “bir sonraki olabilir” gibi düşünceleri besler. Dijitalleşmenin gizliliği, anonimliği azaltması ile “kimse bilmiyorsa sorun yok” algısını da geliştirdi. Önceden görünürlük daha fazla idi ve bu da utanç duygusunu tetiklerdi ve bu duygu biraz olsun bağımlılığı tutan şeylerden biri idi. Yine başka bir neden olarak dijitalleşmenin hayatımıza hız getirmesini sayabiliriz. Gerçek hayat yavaş, tatmin olmak için beklemek gerek ancak dijital dünya mikro tatminler ve hızlıca harekete geçen sonuçlar sunuyor. Dijitalleşme özellikle kumar için açık bir tetikleyici görevi görüyor. 7/24 ulaşılabilir olmasının yanında paranın soyutlaşması, yaşanılan kayıpların bedensel olarak hissedilmemesine neden oluyor ve risk algısını da düşürüyor. Bu sebeple de yüz yüze kumardan daha hızlı bağımlılık oluşturuyor. Tabi dijitalleşme ile hayatımıza giren algoritma kavramı var. Algoritmalar kırılganlığı hedefleyen mekanizmalar. Neye daha uzun baktığımızı, ne zaman zorlandığımızı, hangi saatlerde daha çok oraya yöneldiğimizi öğrenerek en savunmasız anımızda bizlere ulaşıyor. Ergenlik-genç yetişkinlik döneminde olan bireylerde ödül sisteminin daha aktif olması, henüz prefrontal korteksin tam gelişmemiş olması da dijital dünyanın avantajına oluyor.
“AİLELER EN ÇOK DUYGULARI GÖZDEN KAÇIRIYOR”
Aileler en büyük hatayı nerede yapıyor?
“Aileler bağımlılık sürecinde niyetle değil de fark etmeden hata yapıyorlar. Bilimsel çalışmalar da tekrar tekrar aynı noktayı işaret ediyor: davranışı sorun, duyguyu görünmez kılma tutumları. Bağımlılık gün yüzüne çıktığında ailelerin refleksi çoğu zaman “bu yaptığın yanlış”, “iradesiz”, “bizi rezil ettin”, “bırakmak istesen bırakırsın” gibi söylemler ile bireyin yaşadığı ve baş etmekte güçlük çektiği zorlu duyguları anlamaktan uzaklaşıyorlar. Bizler biliyoruz ki bağımlılık bir davranıştan daha çok aslında bir baş etme şeklidir. Davranışı bastırmaya çalışarak altındaki duygusal ihtiyacı görmezden gelmek süreci daha zor bir duruma sokuyor. Yine aileler yaşadıkları sürecin getirdiği korku duygusu ile kontrolü arttırıyorlar; telefonları karıştırmak, yasaklar koymak, tehdit etmek, sürekli denetlemek gibi davranışlar bireyde özerklik hissinin kaybına sebep olurken utanç duygusunu arttırıyor. Utanç ve bireyi suçlayacak dil ile konuşmaları bağımlılığı azaltmak yerine arttıracak bir noktaya itebiliyor. Bazen de aileler maddi imkanı arttırarak, sorunları bireyin yerine çözerek bağımlılık sonucu yaşanılan bedellerin sorumluluklarını alıyorlar. Bu durumda maalesef bireyin sorumluluk bilincinin gelişmemesine, içgörüsünün zayıflamasına neden oluyor.”
“KİŞİNİN YAŞADIĞI İKİ ZIT İSTEK ELE ALINMALI”
Bağımlılıkla mücadelede ilk ve en kritik adım nedir?
“Bilimsel literatüre göre bağımlılıkla mücadelede ilk ve en kritik adım şu: yardım arama ve tedaviye bağlanma. Yani kişinin yalnız başına bırakmaya çalışması değil, bir değerlendirmeye girip düzenli bir tedavi süreci içinde kalması. Neden bu en kritik nokta? Çünkü araştırmalar sonuçları belirleyen en güçlü değişkenlerden birinin tedavide kalma ve bağlılık süresi olduğunu tekrar tekrar gösteriyor. Tedavide yeterli süre kalmanın kritik olması kişi için anlamlı değişimin en az birkaç ay gerektiğini bilmesi önemli. Tedaviye başlama ve tedavide kalma ile ilgili bireylerin ve ailelerin yaptığı bir hata bunun için motivasyon oluşturmaya çalışmak ya da irade beklemek. Motivasyon ya da irade sabit bir kişilik özelliği değildir, süreç içinde güçlenen şeylerdir. Yine benzer şekilde bağımlılık nesnesinin hemen bırakılması beklentisi de süreci sekteye uğratan nedenlerden biridir. Tedavide ilk temasın hedefi hemen bırakmaktan daha çok kişinin yaşadığı ambivalansı çözmek yani kişinin yaşadığı iki zıt isteği ele almak gerekir (bırakmak istiyorum ama onsuz da dayanamıyorum). Bu durum kararsızlık ya da zayıflık değildir, beynin değişim ile rahatlama arasında sıkışmasıdır. Ambivalans üzerinde ilk temas sağlandıktan sonra kişinin tedavi sürecine dahil olmasını sağlamaktır. Madde kullanım bozukluklarında klinik değerlendirme özellikle yoksunluk riskleri ele alınır, ardından kişiye uygun tedavi planı çıkarılır ve kişinin tedavide kalmasını kolaylaştıran bir yapı oluşturulur.”
“BAĞIMLILIK SADECE BİREYİN DEĞİL AİLENİNDE DAHİL OLMASI GEREKEN BİR SÜREÇTİR”
“Davranışsal bağımlılıklarda ise özellikle kumar oynama bozukluklarında zarar düzeyi değerlendirmesi yapılır, kişinin güvenliğini sağlayacak alanlar/araçlar oluşturulur özellikle intihar riskine karşılık, daha sonrasında ise kişi uygun birime/uzmana yönlendirilerek yine kişinin tedavi sürecinde kalmasını kolaylaştıracak yapı oluşturulur. Bağımlılıkla mücadelede ilk kritik adımlar yukarda sıraladığımız gibi olsa da ailenin de bu süreçte olması gerektiğini atlamamak önemlidir. Bağımlılığı aile içi bir sorun olarak görmek, ailenin bağımlılık tedavilerinde sürece dahil olması bireyin tekrar bağımlılık davranışına yönelme oranını (nüks oranlarını) anlamlı derecede azaltmaktadır. Bağımlılık sadece bireyin tek başına yaşadığı bir şey değildir, tetikleyici çevreyle beslenir. Aileler bu noktada madde/kumara erişimi zorlaştırmak, kaotik, belirsiz ev ortamını daha sağlıklı ve güvenli alan haline getirmek, uyku, yemek, günlük rutin ritmini desteklemek amacıyla sürece dahil edilirler. Tutarlı sınırlar koymayı öğrenmeleri, kurtarıcı olmamaları (bilimsel olarak bu kısım çok kritiktir), tedaviye aktif katılım göstermeleri, nüks yani bireyin tedavi sürecinde tekrar bağımlılık nesnesine yönlenmesi durumlarını bir başarısızlık değil sürecin parçası olarak görmeyi öğrenmeleri, ailenin de bu süreçte kendileri için destek almaları iyileşmenin koşullarını ve oranlarını arttırmaktadır.”