Takvimler 2026’yı gösteriyor. Yeni yılla birlikte önce 2025’in enflasyon oranları ardından da emekli ve memur maaşları açıklandı.
Rakamlar ortada. Vicdanı olan herkes için utanç verici, izahı olmayan bir tablo var karşımızda.
Asgari ücret…
22.104 TL’den yüzde 27 artışla 28.075 TL’ye çıkarıldı.
Bir ailenin sadece mutfak masrafını bile karşılamaktan uzak. Kira yok, fatura yok, ulaşım yok, çocuk yok, hastalık yok… Sadece hayatta kalma çabası.
Hatırlatayım, açlık sınırı 30 bin lira civarında.
Peki ya emekli maaşı…
En düşük emekli aylığı 16.881 TL’den yüzde 18,6 zamla 18.925 TL’ye çıktı.
Ömrünü bu ülkeye vermiş insanların eline tutuşturulan rakam bu. Açlık sınırının çok çok altında, yoksulluk sınırının yanına bile yaklaşamayan bir hayat.
Ama işte burada durup bir nefes alalım.
Çünkü bu ülkede kimin maaşı konuşuluyor, kimin maaşı sessiz sedasız geçiyor, onu da görmek lazım.
Emekliye, asgari ücretliye, dul ve yetime zam yapılacağı zaman aylarca tartışılır.
Sendikalar çağrılır, işverenler masaya oturur.
“Bütçe el vermiyor” denir, “denge bozulur” denir, “sabredin” denir.
Günler geçer, haftalar geçer, bazen aylar…
Ama konu milletvekili ve Cumhurbaşkanı maaşı olunca işler değişir.
Dakikalar içinde.
Saniyeler içinde.
Kimsenin haberi bile olmadan.
Ve şimdi dönüp yukarıya bakalım.
Cumhurbaşkanı maaşı…
Yüzde 23,98 zamla 252.227 TL’den 312.718 TL’ye çıkıyor.
Yani bir Cumhurbaşkanı maaşı, yaklaşık 16 emekli maaşına eşit.
Ya da 11 asgari ücretlinin toplam geliri.
Milletvekili maaşı…
273.196 TL.
Bu da 14 emekli, ya da 9-10 asgari ücretli demek.
Emekli milletvekili maaşı…
177.658 TL.
Hem milletvekili olup hem emekli olanlar için toplam:
450.000 TL.
Yanlış okumadınız.
Bir milletvekili maaşıyla 23 emekli, ya da 16 asgari ücretli geçiniyor.
Şimdi soralım:
Onlar bu parayı hak ediyor da, bu ülkenin emeklisi, işçisi, memuru hak etmiyor mu?
Üstelik mesele sadece maaş da değil.
Milletvekillerinin, Cumhurbaşkanının, Meclis Başkanının Meclis’te her şeyi bedava.
Yemek ucuz, ulaşım ücretsiz.
Sağlık hizmetleri bedava.
A’dan Z’ye masraf yok.
Halk hastanede sıra bekler,
Emekli ilaç katkı payı düşünür,
Asgari ücretli öğle yemeğini evden taşır.
Ama Ankara’da hayat pahalı değildir.
Çünkü Ankara’da hayat başkaları tarafından ödenir.
Bu ülkede insanlar sabah pazara gidip akşam eli boş dönüyor.
Emekli ay sonunu değil, haftayı hesaplıyor.
Asgari ücretli “Bu ay hangi faturayı ödemesem?” diye düşünüyor.
Gençler gelecek hayali kurmuyor, kaçış planı yapıyor.
Ama Ankara’da maaşlar şaha kalkıyor.
Bir yanda yüzde 18,6…
Bir yanda yüzde 27…
Öte yanda yüz binler, üç yüz binler, yarım milyonlar…
Bunun adı adalet değildir.
Bunun adı sosyal devlet hiç değildir.
Bunun adı kopuştur.
Halktan kopuş, gerçeklikten kopuş, vicdandan kopuş.
Bu ülkede yönetenler ile yönetilenler arasında artık sadece bir gelir farkı yok.
Başka bir hayat var yukarıda, başka bir Türkiye.
Aşağıda ise geçinemeyenler, ezilenler, susanlar…
Sonra çıkıp diyorlar ki:
“Enflasyona ezdirmedik.”
Doğru. Ezdirmediniz. Sadece yerle bir ettiniz.
Bir de işin en ağır tarafı var. Dillere pelesenk edilen o cümleler…
“Biz Müslümanız.”
“Hepimiz kardeşiz.”
“Mazlumdan yanayız.”
Kürsülerde ayetler, ekranlarda hadisler… Ama sofralarda adalet yok.
Hazreti Muhammed’in sözü ortada: “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.”
Yan dairesinde emekli açken, Aynı sokakta çocuk yatağa aç girerken, Aynı ülkede insanlar pazardan yarım kilo meyve alamazken
Yarım milyonluk maaşlarla tok yatanlar…
Bizden misiniz, değil misiniz?
Demek ki mesele dinde değil. Mesele samimiyette. Çünkü inanç sadece sözle olmaz. İnanç, paylaşmadan, adaletten, kul hakkından geçer.
Bu ülkede kul hakkı yeniyor.
Hem de doya doya...