Çocuk Gülüşlerine Kurşunlar Değerken Susamayız

Abone Ol

“Bilir misiniz neden serttir mülteci bakışları, neden kesilir nefesiniz göz bebeklerine değerken?

Bakışlar, kimsesiz çaresizliğin resmidir de ondan. Zordur üzerine bombalar yağan bir aşkın çaresiz meyvesi olmak. Daha ana rahminde öğrenirsin cehennemin gümbür gümbür yükselişini ama çaresiz yaşarsın biçilen kaderini. En kötüsü de nedir biliyor musunuz? Bütün bunlar yaşanırken biz hepsine gözlerimizi açıp kalbimizi kapatmışız yani hayatı gönül gözümüzle görmezden gelmişiz. Biz görmezden geldikçe felaketler sarmış hayatımızı...” (Uyanma Vakti)

 

Romanımda bu satırlara yer verirken içimde çok farklı duygular vardı. Topraklarıma misafir olan bir mülteci çocuğun gözünden hayatı anlamaya yaşadıklarını değerlendirmeye çalışıyordum. Varlıklarından rahatsız olup “Her yere doluştular!” diye isyan eden insanlara üzülerek bakıyordum çünkü dünyanın değişmeyen bir oyunu ve o oyunun da değişmeyen iki ana oyuncusu olduğunu biliyordum. Zalimler ve Mazlumlar…

 

Büyük şehirlerin en gözde mekânlarına komşu zenginliklerde doğan bebekler ile bir Filistinli bebeğin kaderine aynı gözle bakmak tabii ki imkânsızdır ancak yaşadığımız dünya ancak ve ancak varlıklar dünyasında yaşayanların yokluklar mahallesinde yaşamaya çalışanları anlaması ile yol alabilir. Mazlumların önüne aklını ve yüreğini koyup zalimlere zalim olduğunu haykırabildiği zaman yol alabilir.

 

Siyaset gibi kirlenmiş bir mekanizmanın çürümüş budaklarından yardım beklemek belki de öğrenilmiş çaresizliğin sınıfta kalma ısrarından başka bir şey değildir. O sebeple her birey kendi hür iradesi ile dili döndüğünce aklı yettiğince bu dünya üzerindeki meselelere dair fikrini, vicdanını, ruhundan dökülenleri beyan etmelidir.

 

İnsanların kutsal saydığı zamanları bir güç gösterisine çevirip ‘Ya benim istediğim şekilde yaşarsınız ya da en kutsal saydığınız yerlerde bile başınızı ezerim!’ mantığı ile varlığını sürdüren yapılara ‘Hayır yapamazsın!’ diyebilmek en büyük insanlık görevidir.

 

Bir polisin karşısına dikilip ‘Sen bir teröristsin, bütün dünya bizimle sizinle değil!’ diyen küçük Filistinli kızın videosunu izlemeyen kalmamıştır sanıyorum. 2014 yılına ait bir görüntü… Umarım o kız bugün hayattadır. O videoyu izlerken belki de herkes bilgisayar ekranlarından o küçük bedenin cesaretine alkış tuttu değil mi? Ben tutmadım, aksine üzüldüm hem de çok üzüldüm. O küçücük bedeni, yaşamak zorunda kaldığı cehenneme mahkûm ettiğimiz için üzüldüm, zalimin zulmedip onu ve ailesini hatta ve hatta bütün sevdiklerini sürekli kırıp dökmesine seyirci kaldığımız için üzüldüm.

 

Bugün, büyük şehirlerin çocuk parklarında ayağına taş değer de incinir diye üzüldüğümüz çocuklarımızın bırakın bir park yüzü görmeyi küçücük bedeni ile silahların gölgesinde bir özgürlük mücadelesi vermek zorunda kaldığını hayal edebilir misiniz? Ya da internet dünyasının sınırsız kıyafet mağazalarından alıp renk renk giydirdiğiniz çocuklarınızın ne renk olduğu belli olmayan çamura bulanmış kıyafetler içinde kurşunlardan kaçıp duvar köşelerine sığınmak zorunda kaldığı bir hayatı hayal edebilir misiniz?

 

Hayal etmesi bile zor değil mi? Peki ya o hayatları yaşamak?

 

Susamayız arkadaşlar…

 

Çocuk gülüşlerine kurşunlar değerken susamayız.

 

Zalim zalimliğine devam edip mazlumlar üzerinden güç gösterisi yaparken susamayız.

 

Sırf yaşatılan dünyanın zenginlikleri bir tarafta toplanmış diye dünyanın kalanını onlara hizmetçi sayamayız.

 

Biz susarsak sadece isimleri değişir, bugün adı İsrail olur yarın başka bir şey ama ne zalimler biter ne de onların elinde ezilen mazlumlar…