Değişim, sözcük anlamı itibariyle, bir varlıkta belli bir zaman dilimi içerisinde sahip olduğu özellikler bakımından gözlemlenen farklılaşmadır. Değişim dıştan gelen bir etkiyle gerçekleştiğinde, değiştiren-değiştirilen-değişen ve değişim; dış müdahale olmaksızın içten geldiğinde (iradi) ise değişen (kendini değiştiren) ve değişim söz konusudur. Birincide zorlama, ikincide istek vardır. Bazı alanlarda değişim birden bire olurken (Ani değişim) bazı alanlarda değişim için belirli bir zamanın (süreç) geçmesi gerekir.
İnsanlığın bilinen tarihinden günümüze kadar geçirdiği evrelerle birlikte savaşlar, sömürgeler, köle ticareti, çocuk istismarı, kadın cinayetleri, din, ideoloji ve hatta bilim adına yapılan insanlık dışı uygulamalar, çöllerde, okyanuslarda, uzayda yapılan nükleer denemeler ve beraberinde getirdiği çevre felaketleri, işgaller, insan hakları ihlalleri gibi yaşananların sonuçları değerlendirildiğinde, gelinen noktanın bir değişim olduğu gerçek, ancak gelişme ve ilerleme olduğunu söylemek görünen gerçeği göz ardı etmek olur.
Gelişme bir bütündür. Varlığın bir bölümünde değişim olurken diğer tarafında herhangi bir değişim olmuyor veya gerileme oluyorsa, burada gelişimden bahsedilemez. Bir tarafta açlık, sefalet hüküm sürerken diğer tarafta tonlarca gıda maddesinin çöpe atılması, bir taraf bilimin ışığında aydınlık yarınlara koşarken diğer tarafın körü körüne karanlığın içine dalması, insanlık adına gelişme olarak görülemez. İnsanlığın topyekûn gelişmesi için çaba sarf edilmeli, geride kalanlara da ışık tutulmalıdır. Verilen eğitim, sahip olunan güç ve olanakları bir başkası üzerinde egemenlik kurmak, onları yok etmek veya köleleştirmek için kullanılmanın yolunu tıkamalı; rekabet yerine işbirliği ve dayanışma anlayışını yerleştirmelidir.
Tüm ulusların karar vericilerinin üzerinde uzlaştıkları ve eğitim sistemlerine koyacakları “ortak barış dili” dersi, kin ve nefretin yerine sözde değil özde barışın yerleşmesine katkı sağlayacağına inanıyorum.
İlerleme geriye dönük olmaz. Her ne kadar bilimsel çalışmalar, buluşlar, icatlar insan yaşamını kolaylaştırmışsa da, eskisinden daha kötü bir duruma sokabilen (nükleer enerji-silahlar, yapay zekâ uygulamaları vb.) tehlikeleri de beraberinde getirmiştir. Bir şeylerin yolunda gitmediği, değişmesi gerektiği gayet açıktır. Yukarıda saydığımız yaşanan bütün olumsuzlukların altında eğitimi aramak gerekir. O halde değiştirilecek eğitim; değişecek olan eğitim alanında karar alıcılar ve uygulayıcılar olmalıdır.
Bir eğitimci olarak değişimin eğitimden başlaması gerektiğini düşünüyorum. Burada, eğitimle ilgili yapılan tanımlara değinmek istiyorum. Bunlardan bazıları:
“Bireye bilgi ve beceri kazandırma süreci; “Bireye istendik yönde davranış kazandırma süreci” (Bireyin işlenecek hammadde olarak görülmesi)
“Bireyin toplum yaşamında yerini alması için gerekli bilgi, beceri kazandırma süreci; (Bireyin sistemin bir parçası olarak görülmesi)
Kimi tanımların bireyi, kimi tanımların toplumu merkeze aldığı görülmektedir. Eğitimle ilgili uygulamalar incelendiğinde, kimi uygulamaların ideolojik, kimi uygulamaların da dini esaslar çerçevesinde yürütüldüğü görülecektir. İdeolojik temelli eğitimden geçmiş insanların kendisi gibi düşünmeyen kimseleri; din temelli eğitim görmüş kimselerin de kendisi gibi inanmayanları potansiyel düşman olarak gördüklerini geçmişte ve günümüzde yaşananlar açıkça kanıtlamaktadır. Her ikisi de değişmelidir. Tüm insanlığa huzur ve refah getirecek yeni bir eğitim anlayışının tüm dünyaya egemen olması, topyekûn özgür ve barışsever eğitim bilimcilerin sorumluluğundadır.
Bireyi merkeze alırken, birey, istenilen biçimin verileceği ham madde; toplumu merkeze alırken de birey, kurulu sisteme uyum sağlaması beklenen bir birim olarak görülmektedir. Sitemden ne kastedildiğini kısaca açıklayacak olursak: Sistem, belli bir amacı gerçekleştirmek üzere bir araya gelmiş birimlerin uyumlu çalışmasıdır. Her iki durumu değerlendirdiğimizde, ham madde olarak görülen birey, verilen eğitimin sonunda istenilen biçimi almamış; defolu bireyler (hırsız, cani, hain, dolandırıcı vs.) olarak toplum içerisinde yer almış; sistemin tamamlayıcı unsuru olarak görülen birey, kendinden beklenen işlevi yerine getirmemiş, sistem ya işlemez hale gelmiş ya da sık sık arıza vermiştir. İşlem görmüş defolu ürünü tekrar eski haline getirmek mümkün olmayacaktır. Aynı şekilde, işlemeyen veya sık sık arıza çıkaran sitemi onarmak için harcanacak emek, zaman ve masraflar toplumu gelişmekten, ilerlemekten alıkoyacaktır. Toplum içinde ortaya çıkan iç huzursuzluklar, ya kurulan sistemin yanlış kurgulanmasından (hukuk, ekonomi, sağlık, güvenlik, eğitim vb.) ya da sisteme kusurlu birimlerin yerleştirilmesinden kaynaklanır. İkisinin de değişmesi gerekir.
Madem ki, sorunun kaynağı eğitim, o zaman eğitimin üç temel bileşenini yani “eğiteni, eğitileni ve içeriği irdelemek gerekecektir.
Eğiten: (kurumsal) Belli bir alanda akademik eğitim görmüş, uzmanlaşmış, öğrencilerin akademik, sosyal ve kişisel gelişimine katkıda bulunan kimse.
Eğitilen (öğrenci): Bir bilim ya da sanat dalında, bir öğretmenin ya da uzmanın gözetimi ve yol göstericiliği altında eğitim alan kimse.
İçerik: Belli bir alanda verilen bilgi ve beceriler toplamı. Bir sözcüğün veya kavramın anlamı.
Buraya kadar verilen genel bilgilerden sonra ülkemizde uygulanan eğitimle ilgili sorun alanlarından değişmesi gerektiğine inandığım bazılarına değineceğim. İlk olarak:
1-Öğretmen adayı seçmede, yetiştirmede ve atamada izlenen yol:
a-Eğitim fakültelerine öğretmen yetiştirmek üzere öğrenci seçimi:
Eğitim fakültelerine öğretmen adayı alımında ülke ihtiyaçları göz önünde bulundurulmalı; sayısal olarak gereğinden fazla öğrenci alarak atanamayan öğretmen sorununa yol açılmamalı. İsabetli bir eğitim planlaması yapılmalı. Eğitim fakültelerine öğrenim görmek için gelen öğrencinin hedefi öğretmen olmaktır. Sayı fazlalığından ve bunun sonucu olarak yapılan seçme sınavında yeterli puan alamayan, öğretmen olarak atanamayan adaylar ruhsal çöküntü yaşamakta; ülkenin genç insan kaynağı heba olmakta; öğretmenlik dışında iş aramak zorunda kalmakta; yapılan bunca masraf, harcanan emek ve zaman boşa gitmektedir.
Öğretmenlik herhangi bir meslek değildir. Çoktan seçmeli sorulara verilen cevaplar öğretmen olabilmenin ön koşulu olmamalıdır. Öğretmen adaylarının konuşma bozukluğu, kişilik bozukluğu gibi herhangi bir sağlık sorunu olmamalıdır. Öğrencilerin dikkatini öncelikle öğretmenin görüntüsü, konuşması ve davranışları çeker. Bundan dolayı, eğitim fakültelerine öğrenci alırken bu hususlar göz önünde bulundurulmalıdır.
b-Öğretmen adaylarının eğitim gördüğü alan bilgisi ve becerileri öğretmenlik yapabilecek nitelikte ve yeterlilikte olmalıdır. Her üç yılda bir zorunlu olarak bilgi ve beceri güncellemesi yapılmalıdır. Çünkü bazı bilgiler zamanla geçerliliğini kaybetmekte, yerini yenileri almaktadır. Eğitim dinamiktir; öğretmenlerin de dinamik kalması sağlanmalıdır.
Alan derslerinden geçme notu 100 üzerinden 80 olmalıdır. Alan dersleri zamanın gereklerine göre sürekli güncellenmeli; değişen koşullara göre yeni meslek dallarına gereksinim duyulduğu açıktır. O halde, yeni meslek dallarında eğitim verebilecek kişiler yetiştirilmeli, eğitim fakülteleri zamanın ruhuna uygun hale getirilmelidir.
Öğretmenlik uygulama dersleri titizlikle yürütülmeli; değerlendirmeler objektif ölçütler doğrultusunda yapılmalı; eksik veya yetersiz görülen alanlar hakkında adaylara zamanında dönüt verilmeli ve iyileşme görülmeden dersten geçmesine göz yumulmamalıdır.
Öğretmen adaylarına eğitimde kullanılabilecek teknolojik cihazları kullanabilme becerisi kazandırılmalıdır.
Sınıfta karşılaşılabilecek sorunlarla baş edebilme becerisi uygulamalı olarak kazandırılmalıdır.
Sınav hazırlama ve objektif değerlendirme becerisi uygulamalı olarak kazandırılmalıdır.
c-Eğitim fakültelerinden mezun olan öğretmen adayları öğretmen olabilmek için yeniden bir sınava girmek zorunda kalmamalı. Bu durum, eğitim fakültelerinde verilen eğitimin yeterliliğinin, niteliğinin sorgulanmasını haklı çıkarır. Mezun olan her öğretmen adayı deneyimli ve uzman öğretmen denetiminde iki yıl stajyer öğretmen olarak atanmalı; stajyerlik dönemi çalışmaları raporlaştırılmalı, başarılı bulunması halinde asil öğretmen olarak atanmalı; yetersiz görülmesi halinde bir yıl eksikliklerini tamamlaması için ek süre tanınmalıdır. Ek sürede de beklenen başarı görülmezse stajyerlik sözleşmesi feshedilmelidir.
Öğretmen ve öğrenci arasındaki ilişki açıkça dile getirilmemiş bir sözleşmedir. Bu sözleşmeye göre öğretmen, öğrenciye “sen bir cevhersin, ben seni tanımaya çalışacağım, sende var olan potansiyeli ortaya çıkarmaya çalışacağım, sendeki bu potansiyeli senin en iyi şekilde kullanabilmen için sana yollar ve yöntemler sunacağım; senden beklentim, sana sunduğum bu yol ve yöntemlerden kendine en uygun olanı bularak kendini tanıman, aklını ve vicdanını özgürce kullanabilmendir” der.
Öğrenci de öğretmene “senin bana sunduğun yol ve yöntemlerden yararlanarak, kendimi, çevremi tanıyacağım; karşılaştığım sorunların üstesinden gelmede aklımı ve vicdanımı özgürce kullanacağım” der.
Sözleşmeye taraflardan birinin uymaması, aykırı davranması, yani öğretmenin öğrencisini tanımaya çalışmaması, öğrencinin gereksinim duyduğu bilgiye yaparak-yaşayarak, keşfederek ulaşmasına rehberlik etmemesi, bilgi üretmesine yardımcı olmak yerine, hazır bilgi yüklemeye, kendi inanç ve ideolojisini dayatmaya çalışması; öğrencinin de kendinden bekleneni, yani bilgiye ulaşmak, bilgi üretmek için gerekli dikkat ve çabayı göstermemesi, sözleşmeyi değersiz kılar. Eğitim, sekteye uğrar.
“Öğretmenler! Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.”
Mustafa Kemal Atatürk
Prof. Dr. Yusuf ŞAHİN
sahin113@hotmail.com
Not: Burada pazartesileri sizlerle olacağım. Bir haftayı eğitim sorunlarına bir haftayı da yaşanmış hikâyelerime ayıracağım.