Devletin Rengi Olmaz

Abone Ol

Son günlerde Türkiye’de okul zilinde çalınan bir ilahi üzerinden koparılan fırtına, aslında bir zil sesinden çok daha fazlasını çalıyor kulaklarımıza. Tartışma bir melodiden ibaret değil; devletin konumu, kamusal alanın sınırları ve birlikte yaşama irademiz üzerine derin bir sorgulamaya dönüşmüş durumda.

Laiklik tam da burada devreye giriyor.

Laiklik, çoğu zaman yanlış anlaşıldığı gibi “dinsizlik” değildir. Aksine, farklı inançlara sahip insanların -ya da hiçbir inanca sahip olmayanların- aynı çatı altında huzur içinde yaşayabilmesinin teminatıdır. Laiklik bir ideolojik tercih değil; toplumsal barışın hukuki zeminidir. Bir ülkenin çimentosudur. Çimento görünmez; ama bina onun sayesinde ayakta durur.

Laik bir devlette, devletin dini yoktur. Çünkü devlet bir inanç topluluğu değil, tüm yurttaşların ortak sözleşmesidir. O sözleşmede herkes eşittir. Devlet, bir inancı yüceltmek ya da diğerini gölgede bırakmak için değil; herkesin inancını özgürce yaşayabilmesi için vardır. Tarafsızlık, laikliğin omurgasıdır.

Okul zili meselesi de tam bu noktada önem kazanıyor. Okul, kamusal alanın en hassas mekânlarından biridir. Farklı ailelerden, farklı dünya görüşlerinden, farklı mezheplerden ve inançlardan çocukların bir araya geldiği ortak bir alandır. Devletin burada herhangi bir dini sembol ya da içerikle görünür hale gelmesi, istemeden de olsa bir tercih beyanı anlamına gelebilir. Oysa laiklik, devletin tercih yapmama erdemidir.

Avrupa’nın tarihine baktığımızda, din savaşlarının kıtayı yüzyıllarca kana buladığını görürüz. Katolik-Protestan mezhep savaşları, Engizisyon süreçleri… Bu ağır bedellerin ardından birçok Avrupa ülkesi laikliği kurumsallaştırdı.

Fransa, katı laiklik anlayışıyla dini kamusal otoriteden ayırdı.
Almanya, devlet yapısında din ve vicdan özgürlüğünü anayasal güvenceye aldı.

Bu ülkeler laikliği benimseyerek sadece dini çatışmaları geride bırakmadılar; aynı zamanda hukukun üstünlüğünü, bilimsel eğitimi ve ekonomik istikrarı güçlendirdiler. Bugün refah seviyeleriyle, demokratik standartlarıyla örnek gösterilmelerinin ardında, devletin tarafsızlık ilkesine sadakati vardır.

Laiklik mucize yaratmaz. Ama kavga zeminini daraltır. Enerjiyi çatışmaya değil üretime yönlendirir.

Bugün önümüzde bir zihniyet tercihi duruyor. Sürekli din, tarikat, mezhep ve özgürlük tartışmalarıyla bölünen bir toplumsal yapı mı; yoksa farklılıklarını zenginlik kabul eden, hukuk devleti ilkesinde birleşmiş bir toplum mu?

Suriye uzun yıllardır mezhep temelli çatışmaların yarattığı yıkımı yaşıyor.
Afganistan, dinin siyasal yorumları üzerinden şekillenen bir yönetim anlayışının toplumsal sonuçlarını deneyimliyor.
İran, devletin dini karakteri nedeniyle özgürlükler alanında ciddi tartışmaların odağında.

Türkiye, tarihsel olarak laiklik ilkesini anayasal güvence altına almış bir ülke. Bu, toplumsal barış için atılmış en kritik adımlardan biridir. Ancak laiklik sadece anayasa maddesi değildir; bir kültürdür. Günlük hayatta, kamusal kararlarda, eğitim politikalarında hissedilmelidir.

Okul zili tartışması küçük gibi görünen ama sembolik değeri yüksek bir olaydır. Çünkü mesele zil değil; kamusal alanın kimliği meselesidir. Devlet, bütün çocukların kendini eşit ve ait hissedeceği bir ortam yaratmak zorundadır. Bir çocuğun inancı nedeniyle kendini dışlanmış ya da baskı altında hissetmesi, laikliğin zedelendiği anlamına gelir.

Laiklik, inançlıyı koruduğu kadar inançsızı da korur. Çoğunluğu koruduğu kadar azınlığı da güvence altına alır. Aslında hepimizi korur.

Bir ülkenin zenginliği sadece yer altı kaynaklarıyla ölçülmez. Asıl zenginlik, farklılıkları çatışma nedeni değil, birlikte yaşama zemini yapabilmektir. Laiklik bu zeminin adıdır.

Ya enerjimizi birbirimizin inancını tartışarak tüketeceğiz ya da hukukun tarafsız şemsiyesi altında üretime, bilime ve özgürlüğe yöneleceğiz.

Zil çalıyor.
Soru şu: Derse mi gireceğiz, yoksa kavga devam mı edeceğiz?