Dünyanın büyük güçleri haritaların üzerinde çizgiler çizerken, ne yazık ki o çizgilerin altında yaşayan insanlar çoğu zaman yalnızca bir istatistiğe dönüşüyor. Bir raporda geçen bir sayı. Bir haber bülteninin son dakikasında telaffuz edilen birkaç rakam. Ama unutmayın ki o rakamların her biri bir hayat, bir hikâye, bir çocukluk demek.
İran ile İsrail-Amerika arasındaki gerilimin ve çatışmanın ortasında kalan insanların hikâyesi de tam olarak bu. Büyük güçler strateji konuşurken, askeri dengeler tartışılırken, bombaların düştüğü yerlerde yaşayan insanların hayatı parçalanır.
Bir okul düşünün.
Sıradan bir gün. Çocuklar ders sırasında. Birinin çantasında annesinin sabah koyduğu sandviç var, bir başkası teneffüste arkadaşına göstermek için yeni aldığı kalemi getirmiş. Dünya onlar için henüz büyük ideolojilerden, devletlerin hesaplarından ibaret değil.
Sonra bir patlama.
Duvarlar yıkılıyor. Camlar parçalanıyor. Ve bir anda o sınıf, o okul, bir savaşın istatistiğine dönüşüyor.
165 kız çocuğu.
Bu sayı yalnızca bir rakam değil. Bu, 165 farklı hayat demek. 165 aile demek. 165 yarım kalmış hayal demek.
Kızınızın yüzünü düşünün.
Bir sabah okula giderken size “akşam görüşürüz” diyen çocuğunuzu. Saçını toplarken aynada size gülümseyen kızınızı. Sonra o görüntünün bir anda bombaların dumanı içinde kaybolduğunu hayal edin.
Savaşın gerçekliği tam olarak budur.
Bizler çoğu zaman savaşları haritaların üzerinde tartışıyoruz. Hangi ülke kime karşı, hangi ittifak kimin yanında, hangi füze sistemi daha güçlü… Oysa savaş dediğimiz şey, en başta insanların hayatını yok eden bir makinedir.
Ve bu makine çoğu zaman aynı mantıkla çalışır: güç, çıkar ve egemenlik.
Bu yüzden savaşları anlamak için mezheplere ya da dinlere bakmak çoğu zaman yetersizdir. Tarih bize defalarca gösterdi ki büyük güçlerin hesapları söz konusu olduğunda din de mezhep de çoğu zaman yalnızca bir araçtır.
Gerçek mesele güçtür.
Gerçek mesele jeopolitiktir.
Gerçek mesele, dünyanın kaynaklarını ve siyasetini kontrol etme mücadelesidir.
Bugün bir yerde patlayan bomba, çoğu zaman binlerce kilometre ötede alınan bir kararın sonucudur. O kararı alanlar ise bombaların düştüğü mahallelerde yaşamaz. Onların çocukları sığınaklarda büyümez. Okula giderken gökyüzünden gelen bir ölüm ihtimalini düşünmek zorunda kalmaz.
Savaşın en ağır yükünü her zaman siviller taşır.
Ve en ağır bedeli de çocuklar öder.
Bu yüzden savaşlara bakarken ilk sorulması gereken soru şudur: Bu çatışmanın bedelini kim ödüyor?
Cevap çoğu zaman aynıdır.
Sıradan insanlar.
Çocuklar.
Kadınlar.
Evlerinden başka hiçbir gücü olmayan insanlar.
Bugün belki bu görüntüler bir televizyon ekranında karşımıza çıkıyor. Belki bir haber başlığı olarak geçip gidiyor. Ama dünyanın tarihi bize bir gerçeği tekrar tekrar hatırlatır: savaşın ateşi bir yerde yandığında, onun dumanı er ya da geç başka yerlere de ulaşır.
Bugün başkasının şehri yıkılır.
Yarın başka birinin.
Bu yüzden savaş karşıtlığı yalnızca bir siyasi tutum değil, aynı zamanda insani bir zorunluluktur. Çünkü savaşın kazananı olduğunu söyleyenler bile, geride bıraktıkları yıkımın içinde aslında insanlığın ortak geleceğini kaybettiklerini görmezden gelir.
Bombalar düştüğünde yalnızca şehirler yıkılmaz.
Biraz da insanlık yıkılır.
Ve belki de en büyük soru şudur:
“Dünyanın en güçlü ordularına, en gelişmiş silahlarına sahip olmak gerçekten bir zafer midir; yoksa bir okulun enkazı altında kalan çocukların sessizliği, bu çağın en büyük yenilgisi midir?”