İçimizdeki Şeytan

Abone Ol

Kalabalıklar arasında kendilerini küçük hisseden insanlar, varlıklarını çevrelerine duyurabilmek için en kolay ulaşabilecekleri enstrümanlara uzanırlar; şiddete ve hakarete...

Hangi inancın hangi kültüründen, hangi milletin hangi renginden gelinirse gelinsin bu kısır döngü hiç değişmez. Kelimeler biter, düşünceler tükenir, giyilen kıyafetler yerini ilk insanın çıplaklığına, tutulan kalemler ise yontma taş devrinden kalma silahlara bırakır. Aslında Sabahattin Ali, bütün bunların temelinde yer alan nedeni seneler evvel görmüş ve kaleminden dökülenlerle insanlığa haykırmıştır. Günümüze miras bıraktığı eserinde tıpkı Hacı Bektaş Veli’nin ‘Her ne arar isen kendinde ara!’ söyleminde olduğu gibi iyide olduğu kadar kötüde de bize özümüzü yani ‘İçimizdeki Şeytan’ı işaret etmiştir.

Nefisler arkasına sığınan sapkınlığın, bu dünya üzerinden onlarca kadın ve çocuğu koparması da şişeler arasında kaybolan zihinlerin, derinlerde yaşayan caniye ulaştığı an soldurduğu çiçeklere bir yenisini eklemesi de tesadüf değildir.

Fikirlerin bittiği her an, zorba bir ruhun sahne alıp ‘kim olduğunu!’ hatırlatmak istemesi ya da tartışmaların dar bir alana sıkıştığı her noktada ellerin yaralayıcı bir cisim arayışı boşa değildir.

Cehalet, yaşanan dünya hâlinin en büyük düşmanıdır. O cehaletin en tehlikeli olduğu an da ‘İçindeki Şeytan’ı ortaya çıkarabileceği bir beden bulduğu andır.

Yüzlerce resim yapan Adolf Hitler, bu dünyaya tarihin en karanlık mirasını bıraktı. Ressam Adolf olarak dünyayı güzelleştirecek tablolarla anılmak yerine gaz odaları altında yitip giden bedenlerin Hitler’i olmayı seçti. İçindeki şeytanı sanata tercih ederken belki de sahip olduğu kötülüğü, zamanı gelene kadar sanatla kamufle etti.

Böyle bir örneği düşününce müzik dinlemeye giden her insanın ince ruhlu bireyler olmasını ummak kolay olmuyor. Tıpkı Ankara’da olduğu gibi…

Öfkeye bulanmış, insaniyetten uzaklaşmış ellerin arasında yersiz, sebepsiz ölümler... Çocuk çığlıkları altında anneler, her şeyden habersiz yavruların uyku saatlerinde babalar ölüyor ve masum bir yüzün yüreğine daha hasret çiçeği ekiliyor.

Rütbeler, kıdemler, makamlar… Akan kanların ardından o canilikten yükselen ellerin, ülkenin en önemli noktalarında görev aldıkları öğrenilince yürekler bir kez daha oraya uzanmaktan kendini alamıyor; cehaletin bedene kavuştuğu an ortaya çıkardığı şeytana…

Görüyoruz, duyuyoruz, görüp duyduklarımızla bizler de ölüyoruz.

Bir anlık öfke?

Nevrin dönmesi?

Kendini kaybetmek?

Hayır, hayır hiçbiri değil sadece derinlerde bir yerlerde ortaya çıkmayı bekleyen cehalet, zorbalık, ilk insan ya da İçimizdeki Şeytan….