Yerel Seçimlerin Flaş Mottosu: Dayanıklı/Dirençli Kentler

Türkiye’nin kentleşme oranı 2019 yılında %92,8’e yükselmiştir. Nüfusunun çok büyük bir çoğunluğu kentlerde yaşayan bir ülkede kentlerde yaşamın sürdürülebilir olması yaşamsal önem taşımaktadır. Kentlerin doğal ya da insan kaynaklı tehlikeler karşısında hazırlıklı olması ve bu tehlikeler yaşandıktan sonra kentin eski haline hızlıca dönebilmesi ve iyileşmesi
toplumun yaşam kalitesini ve refahını yüksek seviyede etkilemektedir. Bu tehlikeler deprem, sel, toprak kayması gibi doğa olayları olabileceği gibi iklim değişikliğinin yarattığı şiddetli koşullar; nükleer, biyolojik ve kimyasal kazalar ve pandemi gibi insan kaynaklı afetler de olabilir.

Dayanıklılık (resilience), tehlikelere maruz kalınmasının ardından, bu duruma etkili bir şekilde dayanılması, durumun ekosistem, toplum ve/veya bireyler üzerinde etkilerinin en kısa sürede azaltılması ya da uyum sağlanması ve gelecekteki tehlikelerden korunması anlamına gelmektedir.

Bu bağlamda Kentsel Dayanıklılık ;
Bir kentteki bireylerin, toplulukların, kurumların, işletmelerin ve sistemlerin, ne tür kronik stresler ve akut şoklar yaşarlarsa yaşasınlar hayatta kalma, uyum sağlama ve büyüme kapasitesidir.

Akut şoklar depremler, kasırgalar ve terör saldırıları gibi bir toplumu tehdit eden ani ve yoğun olaylardır. Akut şokların etkisi, tekrarlayan sel baskınları, yüksek işsizlik, sınırlı sosyal güvenlik ağları ve adaletsiz toplu taşıma sistemleri gibi bir toplumun dokusunu zaman içinde zayıflatan kronik streslerle daha da şiddetlenir.


Risk, savunmasızlıkve sürdürülebilirlik kavramları, dayanıklılık kavramı ile ilişkilidir. Ekoloji, biyoloji ve psikoloji disiplinlerinde kullanılan bu kavram son yıllarda mühendislik, ekonomi ve kent çalışmaları alanlarında da yaygınlaşmıştır.

Kent çalışmalarında dayanıklılık kavramının yaygınlaşması son on yılda özellikle iklim değişikliğinin getirdiği koşullar sebebiyle kontrol edilemeyen orman yangınları, yoğun yağışların sebep olduğu sel baskınları ve toprak kaymaları, sıcak hava dalgaları ve kuraklıklar olmuştur. Her türlü tehlike karşısında yoğun ekonomik faaliyetleri ve insan nüfusunu bünyesinde barındıran kentlerin hazırlıklı olması yaşamsal önem taşımaktadır.

Birleşmiş Milletler Afet Risklerini Azaltma Ofisi’nin tanımına göre de ; kentsel dayanıklılık herhangi büyüklükteki insan yerleşimleri olan kentsel sistemlerin bir tehlike ile karşılaştığında kendini sürdürülebilme kapasitesidir. Dayanıklı bir kentsel sistem, kent sakinlerinin yaşamlarını korumak ve iyileştirmek, kentin gelişme ve kalkınma kazanımlarını güvence altına almak ve yatırım yapılabilir
bir ortamı teşvik etmek üzere doğal ya da insan kaynaklı, ani veya zamana yayılmış tehlikeleri değerlendirmeli, tehlikelere dair planlama yapmalı ve gerektiğinde bu durumlara müdahale etmelidir.

Kentsel dayanıklılık, kentsel yönetişimin stratejik düzeyinde bütünleştirici, çözüm odaklı, yönlendirici ve dönüştürücü bir kavramdır:
• Ortak bir anlayış ve stratejik bir gündem geliştirmek için farklı departmanlar arasında hedefler ve eylemler arasında bağlantı kurmayı kolaylaştırır.
• Savunmasızlık ve risk faktörleri için sistematik çözümler arar.
• Sürdürülebilirlik ve uyum sağlama gibi dayanıklılık niteliklerini içeren yeni planlama yaklaşımları geliştirmeyi gerektirir.
• Sosyal, ekolojik, ekonomik ve kurumsal sistemlerdeki koşulları karşılıklı öğrenme ile karşılığında güçlü yanlar ve kırılganlıklar hakkında kentsel politika geliştirir.
• Sosyal kırılganlıkların ve sosyal sorunların üstesinden gelmek üzere daha derinlemesine anlaşılması için katılımcılık ve yönetişimi destekler.

Neden Dayanıklı Kentlere İhtiyacımız Var?
Yerel yönetimler ve karar vericiler, doğal veya insan kaynaklı küçük ve orta ölçekli tehlikelerin etkisiyle ve daha seyrek olarak büyük ölçekli tehlikelerle karşı karşıya kalmaktadır. İklim değişikliği ve aşırı hava olayları kentlerin tehlikelere ve risklere maruz kalma oranını artırmıştır. Bu noktada üzerine düşünülmesi gereken konu ise çeşitli yatırım kararlarının çevresel değişiklikler yaratabileceği ve bu faktörler hesaba katılarak hareket edilmediği takdirde, artan riske katkıda bulunabileceği gerçeğidir. Afetlerde yerel yönetimler, geniş kapsamlı sorumlulukları olan ancak bunlarla başa çıkmak için görece yetersiz kapasiteleri olan ilk müdahale hattıdır.

Yerel yönetimler; afet riskini öngörme, yönetme ve azaltma, erken uyarı sistemleri kurma veya bunlara göre hareket etme ve belirli afet yönetimi yapıları oluşturma konusunda eşit derecede ön saftadır. Çoğu durumda, yerel yönetimlerin bu zorluklarla mücadele etme kapasitesini artırmak için yetki, sorumluluk ve kaynak tahsislerinin gözden geçirilmesi gerekir.

Doğa olayları veya insan kaynaklı tehlikeler kendi başlarına bir afet ya da risk değil zarar verme potansiyeline sahip olaylardır. Bu tür olaylar belirleyici politikalar, eylemler, uzmanlar ve yerel paydaşların aktif katılımıyla ele alınabilecek insani ve kentsel savunmasızlığın bir sonucu olarak afet
haline gelir. Dayanıklı bir kent ve toplum ise afetlere hazırlıklı olarak gerektiğinde kendini yeniden inşa edebilir. Afetlerin “doğal olmadığını” anlamak için risk unsurlarını dikkate almak önemlidir. Risk, tehlikenin (örneğin bir toprak kayması, deprem, sel veya yangın), insanların ve varlıkların tehlikeye
maruz kalmasının ve maruz kalan nüfus veya varlıkların savunmasızlık durumunun bir yansıması olarak ortaya çıkar.
Tehlike x Savunmasızlık x Maruz kalma = RİSK
Bu denklemdeki faktörler statik değildir. Tehlikeleri ve maruz kalma sıklığını öngörmek ve savunmasız kalınan alanları belirlemek afet risklerini azaltır. Afet riskinin azaltılması, dayanıklı bir kent oluşturma yolunda atılan ve hayatları, mülkleri, geçim kaynaklarını, okulları, işletmeleri ve istihdamı koruyan
bir yatırımdır.

Küresel iklim krizi nedeniyle gelecekte daha sık maruz kalacağımız öngörülen tehlikeler kentsel riskleri arttırmaktadır. Hem dünyada hem Türkiye’de yükselişte olan kentsel nüfus göz önüne alındığında kentsel planlama ve dayanıklı kentler oluşturma süreçleri birbirinden ayrı düşünülemez.
Bu açıdan bakıldığında , günümüzün yeni normali, riski azaltan ve gelişen zorluklara yanıt veren yönetişim modelleri gerektirmektedir. Dünya şehirlerinin her zamankinden daha yoğun nüfuslu ve birbirine daha bağlı olması artan sosyal ve ekonomik avantajlar getirirken, aynı zamanda artan kırılganlıkları da beraberinde getirmektedir ve günümüzün yeni normali, riski azaltan ve gelişen zorluklara yanıt veren yönetişim modelleri gerektirmektedir.

Her zamanki gibi reaktif ve silo(*) halinde karar alma modelleri, 21. yüzyılın akut şokları ve kronik stresleri karşısında başarılı olmamız için gerekli olan temel gücü ve esnekliği yaratmayacaktır.

Bir şehrin aynı anda sadece bir tür zorlukla karşılaşması nadirdir. Bunun yerine, şehirler akut şoklar ve kronik streslerin kombinasyonlarıyla karşı karşıya kalırlar.

Bir şehir, temel dokusunu güçlendirerek ve istikrarını tehdit eden risklere ilişkin anlayışını derinleştirerek genel gidişatını ve vatandaşlarının refahını iyileştirebilir; artan zorluklara rağmen gelişebilir.

Bu da Kentsel Planlama çalışmalarının dayanıklı kentler yaratma vizyonu ve bütüncül bir bakış açısı ile tasarlanması gerektiğni ortaya koymaktadır. 2019 yılı için %92,8 olarak açıklanan kentsel nüfus göz önüne alındığında, hâlihazırda var olan kentsel yapının afetlere nasıl dayanıklı hale gelebileceği, kentsel planlama ve kentsel dönüşüm süreçlerinde net bir biçimde ortaya konulmalıdır. Kentsel planlama çalışmalarının bir parçası olan kentsel dönüşüm projeleri, çok paydaşlı ve katılımcı bir süreç sonucunda oluşturulan kent dayanıklılığı vizyon ve eylem planı’nı kapsamalıdır. Bu kapsamda Kentsel Dayanıklılık, birbirine yaklaşan üç küresel mega eğilime yanıt verir: iklim değişikliği, kentleşme ve küreselleşme.

Buradan yola çıkarak şu başlıkla yazıya devam edelim;

Depreme ve iklime dayanıklı kentler yaratmalıyız

Yerel Seçimlerin Flaş Mottosu: Dayanıklı/Dirençli Kentler

Bugüne kadar izlenen deprem sonrası yeniden yapılanma politikaları, sürdürülebilir çevreler üretemedi. Sürdürülebilir kentler yaratmanın yolu, deprem ve iklim risklerini aynı anda azaltacak politikalar izlemekten geçiyor.

50 binden fazla kişinin hayatını kaybettiği Kahramanmaraş depremlerinin de yakın zamanda hatırlattığı üzere, Türkiye’nin neredeyse tamamı deprem riskine açık ve yüzölçümünün %42’si birinci derece deprem bölgesinde bulunuyor. Buna ek olarak kentlerimiz, iklim krizi kaynaklı aşırı yağışlara, taşkınlara, sıcak hava dalgalarına ve uzun kuraklıklara giderek daha fazla maruz kalacak.

Ancak her ikisi de kentsel mekan üretimiyle doğrudan ilişkili olan bu iki risk, Türkiye’de çoğunlukla birbirinden bağımsız ele alınıyor. Oysa sürdürülebilir kentler yaratmanın yolu, deprem ve iklim kaynaklı riskleri aynı anda azaltacak politikalar geliştirmekten geçiyor.

Deprem sonrası doğru adımlar atılmalı

Afetlere dirençli kentler yaratmak, özellikle 6 Şubat Depremleri sonrasında uygulanacak kamu politikaları söz konusu olduğunda önem kazanıyor. Geçmişte yaşanan depremler sonrasında izlenen yeniden yapılanma politikaları, sürdürülebilir yaşam çevreleri üretmede başarısız oldu. Kamu kaynakları, depremden etkilenen hane halkları için konut üretimine aktarıldı; ancak acil barınma ihtiyacını karşılama telaşıyla atılan bu adımlar, kapsamlı bir planlama yapılmadan uygulandı.

Örneğin 1999 Depremi sonrası Adapazarı’nda inşa edilen yeniden yerleşim alanları, kentten uzak ve güvenli zeminde, büyük ölçüde konut sağlama projeleri olarak hayata geçirildi. Ancak sürdürülebilir yerleşim ilkeleri, uzun vadeli ve iklim duyarlı kentleşme politikaları gözetilemedi. Açık ve yeşil alan sistemleri, yaya ve bisiklet ağları, motorize olmayan toplu taşıma sunumları ve kentsel su yönetimi gibi yaşanabilir çevrelerin üretiminde kritik rol oynayan kentsel bileşenler gündeme alınamadı. Bir başka sorun ise yeni inşa edilen konut alanlarının iş ve çalışma alanlarına uzak olması, Adapazarı’nda depremzedelerin yaklaşık 10 yıl sonra kalıcı konut alanlarından yıkım gören merkeze dönmeye başlamalarına neden oldu. Bu da kalıcı konut inşası için aktarılan kamu kaynaklarının kısa vadeli çözüm üretmiş olsa da uzun erimde sürdürülebilir ve etkin kullanılamadığını gösteriyor.

Yeniden inşa edilecek kentlerde, hem aynı hataları tekrar etmemek hem de iklim ve deprem risklerini bir arada ele alabilecek ulusal, bölgesel ve yerel strateji ve eylemler üretebilmek önem taşıyor.

Kontrol edilebilir risklere hazırlıklı olunmalı

İklim krizi ve depremler söz konusu olduğunda kentler, kaçınılabilir ve kaçınılmaz olmak üzere farklı risklerle karşı karşıya kalıyorlar. Adından da anlaşılacağı üzere, kaçınılmaz risklerden tamamen sakınmak mümkün değil; ancak en az düzeyde etkilenmek için mutlaka hazırlıklı olmak ve şehirlerin mevcut kırılganlıklarını dikkate almak gerekiyor.

Kentsel nüfusun hızlı artması, kurumsal kapasitenin yetersiz olması ve kaynak eksikliği gibi sosyo-ekonomik unsurların yanı sıra sanayi yığılmaları, büyüyen enformel yerleşimler ve plansız kentleşme gibi fiziki etkenler de kentlerin deprem karşısındaki kırılganlığını artırıyor. Bunlar sonucunda, artan nüfusu barındırmak için yoğun kentsel yerleşmeler ortaya çıkıyor. Kentler, sulak alanlar veya fay hatları gibi riskli bölgelere doğru genişleyebiliyor. Etkilenecek nüfusu azaltmak için, dengeli nüfus, istihdam ve kalkınma politikaları ile risklerle başa çıkabilecek bölgesel planların yapılması önem taşıyor.

Yerel Seçimlerin Flaş Mottosu: Dayanıklı/Dirençli Kentler

Afet sonrası enerji güvenliği için yenilenebilir enerji önemli

Afet riskleri bağlamında dikkat edilmesi gereken önemli konulardan biri, fosil yakıta dayalı merkezi sistemlere alternatif olarak yenilenebilir enerji kaynaklarını yaygınlaştırmak.

Fosil yakıtlara dayalı ulaşım, ısınma, elektrik ve haberleşme sistemleri, hem iklim değişikliğinin temel nedeni olan karbon salımına yol açıyor hem de kentsel riskleri artırıyor. Üstelik bir afet anında altyapının yetersiz kalması, kentsel müdahalede ciddi sorunlar doğuruyor. Bunun örneğini, 6 Şubat Depremleri sonrasındaki müdahale aşamasında deneyimledik. Enerjinin yedeklenmemiş olması, kurtarma operasyonlarının kilitlenmesine ve gece saatlerinde de durmak zorunda kalmasına neden oldu.

Deprem ve iklim riskleri açısından değerlendirildiğinde, fosil yakıtların yenilenebilir enerji kaynaklarıyla ikame edilmesi gerekir. Böylelikle bir kesinti anında farklı kaynaklardan enerji temin edebilen sistemler devreye girebilir ve kentsel hayatın sürekliliği sağlanmış olur.


Afet risklerine karşı kompakt kentler tercih edilmeli

İklim ve deprem riskleri karşısında kentlerin kırılganlık düzeylerini belirleyen etkenlerden bir diğeri de kent formu, yani kentlerin saçaklanması veya kompakt olması.

Kompakt kent formunda ulaşım mesafeleri kısa ve dolayısıyla özel araç bağımlılığı daha azken, afet sonrası müdahale ve hizmet sunumu da hızlı ve güvenli bir şekilde yapılabilir. Saçaklanan bir kentte ise kriz ortamında müdahalede bulunmak ve kaynak dağıtımını yürütmek güçtür.

Konut, sanayi, ticaret gibi alanlar arasındaki mesafelerin artması, saçaklanmayı tetikleyerek karbon emisyonlarının artmasına ve ulaşım davranışlarının değişmesine yol açar. Örneğin, kent yayıldıkça, toplu taşım hizmet sunumu zorlaşır ve bu da özel araç kullanımının artmasına neden olur. Bu bakımdan, ülkemizde 1950 sonrası uygulamalarla yaygınlaşan kentsel saçaklanma, aslında her iki afet türü için de kaçınılması gereken bir kent formudur ve yeni inşa edilecek kentlerde bu kontrolsüz yayılmadan vazgeçilmelidir.

Ancak depremden etkilenen kentlerin yeniden inşasında görece daha kolay izlenebilecek olan kompaktlık ilkesini, hali hazırda saçaklanmış kentlerde uygulamak oldukça zorlu. Örneğin İstanbul gibi bir kenti kompakt forma dönüştürmeye çalışmak, gerçekçi bir strateji değil. Bunun için en temelde, su kaynakları, havzalar, sulak alanlar, ormanlar, tarım arazileri, meralar gibi doğal kaynakların gelecek kuşaklara aktarılması için kentsel gelişmenin sınırlarının ve doğal eşiklerin bilimsel yöntemlerle çizilmesi gerekir.

Yüksek nüfusa sahip mega kentlerde izlenebilecek yöntem, topografya ve zemin koşullarını göz önünde bulundurarak yeni kompakt alt odaklar ya da bunların birleşiminden oluşan koridorlar yaratmak olabilir. Fakat bunlar, bugün kentsel dönüşüm projelerinde görmeye alıştığımız dar bir coğrafyada dikey büyüyen yüksek katlı yapılar olarak düşünülmemeli. Çünkü böylesi bir doku, yoğun yapılaşma, trafik sıkışıklığı ve beraberinde de emisyon artışını tetikler.

Bu konuda iyi örnekler olarak Barselona, Kopenhag ve Amsterdam gibi şehirler alınabilir. Bu kentlerin izlediği kompaktlık politikaları, doğal alanları koruyan, birbiriyle ilişkili çalışma ve yaşama alanları kuran, alt yapı maliyetlerini ve erişim mesafelerini azaltan, toplu taşım kullanımını teşvik eden ve özel araç kullanımını düşüren kentler üretmiştir.

Yerel Seçimlerin Flaş Mottosu: Dayanıklı/Dirençli Kentler

Yeşil alanlar doğru tasarlanmalı ve erişilebilir olmalı

Kentsel açık ve yeşil alanlar ise bir yandan su ve toprak kaynaklarının korunmasını sağlarken bir yandan da deprem sonrası ilk erişilebilecek alanlar oldukları için, iklim krizine ve depreme dayanıklı kentler inşa etmede önemli rol oynarlar.

Yeşil alanlar, kent içinde hava koridorları yaratır, yüzey geçirgenliğini artırır, karbon yutak alanları oluşturur ve termal konfor sağlar. Aynı zamanda deprem durumunda toplanma alanı olarak kullanılabilirler ve acil durumlarda buralarda bir araya gelerek yardım dağıtmak, bilgi akışı sağlamak mümkündür.

Bu alanları planlarken, mahalle parkları, çocuk parkları, oyun alanları, spor sahaları gibi, gündelik yaşama hizmet edecek esneklikte ve çeşitli büyüklüklerde olmalarına dikkat etmek gerekiyor. Ülkemizde yeşil alanlar genellikle mahalle parkı olarak düşünülür, oysa bu alanlar afetlerle mücadelede oldukça önemlidir ve tasarlanırken, kolay erişilebilecek, yürüme mesafesi içinde ve her mahallede adil hizmet verebilecek şekilde konumlanmaları gerekir.

Bu alanlarda sert ve yumuşak zemin dengesini de gözetmek elzem. Örneğin, deprem sonrası toplanmayı engelleyecek veya hızlı hareket etmeyi zorlaştıracak nitelikte geniş toprak yüzeyler tercih edilmemeli. Bu alanlara, fazla su ihtiyacı bulunmayan bitkilerin dikilmesi de bir diğer önemli mesele.

Kent içi ulaşımda raylı sistemler artırılmalı

Kentleşme kaynaklı karbon emisyonlarının en temel nedenlerinden biri de motorize taşıt odaklı kentsel ulaşım sistemleri. Özellikle artan özel araç kullanımı, yaygın toplu taşıma ağının ve altyapısının olmaması, kentsel ısı adası oluşumunu tetikliyor.

Deprem riskleri açısından değerlendirildiğinde ise, karayolu odaklı ulaşım sistemlerinin bozulması, yardımların aksamasına ve tahliyenin güçleşmesine neden oluyor. 6 Şubat Depremi akabinde de bölgedeki kara yollarında çökme ve yarıklar meydana gelmesi, birçok yere ulaşım ve müdahaleleri aksattı.

Bu riskleri azaltmak için alternatif ulaşım rotaları belirlemek, kent bütününde farklı kademelerdeki büyüklüklerde ve sürekliliği olan yol ağı sunmak önemli. Farklı türlerle çeşitlendirilmiş kent içi ulaşım ağı da deprem sırasında ve sonrasında aksama yaşanmadan erişilebilirliğin devam etmesini sağlar. Yüksek deprem riski olan kentlerde, dar yollardan ve tek yön trafik düzenlemelerinden kaçınmak, deprem sonrasında müdahale için önemlidir.

Ulaşıma bu gözle bakıldığında, karayolu sistemlerinin raylı sistemlerle desteklenmesinin önemi görülüyor. Mahallelerde bisiklet kullanımını ve yaya dolaşımını teşvik eden iklim duyarlı yaklaşımlar, acil durumlarda hızlı tahliyeyi de kolaylaştıracaktır.

Özetle, mevcut durumda karayolu odaklı ulaşım sistemlerine sahip kentlerin, raylı sistemler, motorsuz ulaşım sistemleri ve deniz taşımacılığı gibi diğer türlerle desteklenmesi ve bu türlerin birbirleriyle entegre edilmesi gerekir.

Yerel Seçimlerin Flaş Mottosu: Dayanıklı/Dirençli Kentler

Yapılar da iklim değişikliğine hazırlanmalı

Kentlerde binaların bitişik veya ayrık nizam tasarlanması da sokak oluşumunu ve dolayısıyla yaya konforunu, şehrin yürünebilirliğini, hatta yapılardaki enerji tüketim kalıplarını etkiliyor. Yapıların etrafındaki bahçe mesafeleri, sokak dokusunu ve gökyüzünü görüş alanını belirler. Bu da güneşten ne ölçüde faydalanılabileceğini ve ısınmadaki enerji tüketim seviyelerini etkiler.

Yapı nizamına ek olarak yapının formunu ve yönelimini de yerel iklim koşullarına uygun belirlemek gerekir. Çatı ve pencere tasarımları, bina cephesindeki açıklıklar ve yapı malzemesi gibi yapısal ögeler, geçirgenlik ve yalıtım açısından da enerji tüketimini etkiler.

Bunlara ek olarak, akıllı sistem tasarımlarıyla binalarda yenilenebilir enerji üretmek, yağmur suyu toplamak, depolamak ve arıtmak mümkün.

Sürdürülebilir kentler için afetlere hazırlık şart

Sürdürülebilir kentler ve insan yerleşimleri yaratmak öncelikle afet risklerini azaltmayı gerektiriyor. Bu nedenle ülkemizde deprem ve iklim değişikliği, kentsel planlamanın merkezine alınmalı. Eyleme geçmek için kısa vadede ülkemizdeki mevzuatın sağladığı olanaklar çerçevesinde bir hareket alanı mevcut. Ancak süregelen kentleşme pratiklerimizi değiştirmek için orta ve uzun vadede radikal adımların atılması gerekiyor. Karar vericiler, bilim insanları ve sivil toplumun birlikte hareket ederek dirençli kentleşme politikaları üretmesi ve hayata geçirilmesinde aktif rol alması önem taşıyor.

SONUÇ :

Kentsel dayanıklılık, şehirlerin kapasitelerine ve risklerine bütüncül bir şekilde bakmalarını ve toplumun en kırılgan üyeleriyle anlamlı bir şekilde ilgilenmelerini gerektirir. Bu kolay bir iş değildir.

Kentsel yönetişim, afet kurtarma planlarını tasarlayan, sürdürülebilirlik konularını araştıran, geçim kaynaklarına ve refaha odaklanan ve arazi kullanım planlaması ve altyapıyı inceleyen ayrı ekiplerle genellikle silo halindedir. Bu yaklaşım günümüzün birbirine bağlı dünyasının taleplerini karşılayamaz. Şehirler sistemlerdir, silolar değil. Şehirler, genellikle hızlı değişim yaşayan insanlar ve mekanlardan oluşur.

Dirençli bir kentsel gelecek için planlama yapmak, zorlukların üstesinden gelmeyi ve çözümleri yer temelli, entegre, kapsayıcı, risk bilincine sahip ve ileriye dönük bir şekilde oluşturmayı gerektirir.

Dayanıklılık yaklaşımlarıyla geliştirilen çözümler, kentlerin dayanıklılık getirilerinden faydalanmasını sağlayacaktır şokların ve streslerin kentin insanları, ekonomisi, altyapısı ve doğal çevresi üzerindeki etkisinin önlenmesine ve azaltılmasına yardımcı olacaktır.

Sevgiyle ve Sağlıkla Kalın.
ncmCozdmr

Hüsnü Baysal’ın katkılarıyla

(*) Silo ne demek?
Silo etkisi bir organizasyondaki departmanlar ve bireyler arasındaki iletişim ve ortak hedef eksikliğini tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Kopuk, bağlantısız ve zararlı çalışma şekli yaratan iletişim engelleri olarak kendini gösteren, bireysel ve grup zihniyetlerini tanımlamak için kullanılır.
(kolayik com/blog/o-adini-koyamadiginiz-sey-silo-etkisi
O adını koyamadığınız şey: Silo etkisi
Ekim 3, 2022 Melis Oktay)

Kaynaklar

https://resilientcitiesnetwork org/what-is-urban-resilience/
What is Urban Resilience?

https://yereliz org/wp-content/uploads/2021/01/Dayanikli_Kentler_Rehberi_9ocak-dijital.pdf
Dayanıklı Kentler Rehberi, Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği tarafından desteklenen “Dayanıklı ve Kapsayıcı Kentler için Kaynak Üretimi
Projesi” kapsamında hazırlanmıştır.

www iklimmasasi com/depreme-ve-iklime-dayanikli-kentler-yaratmaliyiz/
Depreme ve iklime dayanıklı kentler yaratmalıyız
Doç. Dr. Ezgi Orhan ve Doç. Dr. Ender Peker
Yayınlanma Tarihi: 27/07/2023
Kategori: Toplum ve Yaşam

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necmi Özdemir - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Özgün Kocaeli Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Özgün Kocaeli hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Özgün Kocaeli editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Özgün Kocaeli değil haberi geçen ajanstır.



Anket İzmit’te kimi başkan görmek istersiniz?
Tüm anketler

Kocaeli haber