RAMAZAN GECELERİNİN GÜLÜMSEYEN YÜZÜ: İSMAİL HAKKI DÜMBÜLLÜ

Nerede o eski Ramazanlar?

Çok duyuyoruz bu cümleyi. Ne kadar eski günlerin daha güzel olduğunu yad etsek de Ramazan ayı gelince bambaşka bir havaya bürünür şehirler. O anlatılmaz hisle Ramazan ayında olduğunuzu anlarsınız. Peyami SAFA, Ramazan Geceleri adlı eserinde şöyle der: “Ramazan’a mahsus geceler ve Ramazan’a mahsus bir hayat var, buna emin olunuz… Alelade gecelerde bir fotoğraf kutusunun içi kadar karanlık ve sessiz caddeler, Ramazan’da gündüzden daha kalabalık ve şu kapalı havalarda, gündüzden daha aydınlıktır.”

Ramazan geceleri deyince benim aklıma, Teravih namazından çıkan insanlar, Hacivat-Karagöz gelir, Ortaoyunu gelir, Meddahlar gelir, İftar çadırları, şekerciler, panayırlar ve tabii ki Dümbüllü İsmail gelir.

Usta oyuncu Vahi ÖZ ile atıştığı 1962 yapımı Gol Kralı Cafer filminde Kocaeli’ye de selam gönderir, İsmail Hakkı Dümbüllü…

“Bütün bu suratın letafetini bu burun örtüyor be!

Kaşlarım hurma, gözlerim badem, yanaklarım Amasya’nın elması, çenem Çengelköy’ün ayvası, dudaklarım Yarımca’nın kirazı, surat surat değil manav dükkan be!”

Gelin isterseniz biraz daha yakından tanıyalım Ramazan  Gecelerinin Gülümseten Yüzü: İsmail Hakkı DÜMBÜLLÜ’yü…

Ustası Hasan Efendi’ye çok büyük saygı duyardı. Oyundan önce ustasının fesini kendi kafasında ısıtır, öyle giydirirdi. Usta, 1.59 boyunda ve burnu kendi deyimiyle armudi idi. Berberinin anlattığına göre, 40 yıldır başına ustura vurduruyor, tepesinde bir tutam saç bırakıyor. Büyük usta Haldun Taner’e göre, “…Sanatındaki en büyük avantajı doğuştan dünyaya getirdiği tipi idi. Yüzü, yüzünün en karakteristik yeri olan kalın kaşları, kulakları, bakışı, sonra ağzı ve nihayet ufak tefek, sevimli mi sevimli vücut yapısı, cüssesi, içine doğru çarpık kısa bacakları… Dümbüllü’nün yüzünde en büyük rol kaşlara düşerdi. İsmail, kaşları ile şaşar, kaşları ile kızar, kaşları ile sevinir, kaşları ile şaka ederdi. Bu kaşlar bazen adeta yüzün yarısını kaplar gibiydi. Kaşlardan sonra en belirgin mimiklerin kaynağı ağzı idi. Bütün eski halk sanatçılarımız gibi yüz adalelerinin her birine söz geçirebiliyordu. Yüzde yüz halktı. Halkla bütünleşmesi için ayrı bir çaba gerekmiyordu. Yüzde yüz Türktü. Yaradılıştan avantajlarından biri de kişiliğine çok uyan ve klaviyatürü fakir, ama tipin gerektirdiği Karagöz ve Kavuklu sesi idi.” Dilinden düşürmediğine bakılırsa, en sevdiği şarkı, “Üsküdar’a gider iken aldı da bir yağmur…”

Dümbüllü adının nereden geldiğini de şöyle açıklıyor.

“Peruz Hanım vardı kantocu, Samran’dan evvel. Bu Peruz Hanım o zamanın en birinci kantocusuydu. Hem de beste yapar, güftesini de kendisi yazardı. Dümbüllü diye bir kanto söylerdi. Buna bir gazel ilave ederek söylemeye başladım. ‘Dümbüllü, Dümbüllü, Gabarala, mabarala, Dümbüllü’ diye oynardık. Böylece Dümbüllü adı üzerimde kaldı.”

İçine sanat ateşinin düşüşü ve sonrası ise tam bir tutku öyküsü:

“15 yaşında filan, Hasan merhumu seyrettim ve şurama bir sanat aşkıdır saplandı. Fakat validem olsun üvey pederim olsun üvey pederimin kardeşi, kendisi sarayda müezzinbaşı idi, Hafız Muhittin Efendi. Üvey babası da Hacı Veysi Efendi, Erenköy Zihni Paşa Camii imamıydı. Amcalarımın biri hünkar baş müezzini Hafız Muhittin Efendi, biri Üsküdar Müftüsü Hilmi Efendi, dört yanım hacı hoca ile çevrili. Bunlardan çok çekinirdim, doğrusu iyi terbiye aldım dört yıl hatim indirdim, gözüm dışarıda olmasın diye ama yüreğime bir yol sanat aşkı çöreklenip oturuverince gözüm başka bir şey görmedi. Bunların hiçbiri benim oyuncu olmamı istemiyordu. Validemi uyardılar, evlatlıktan reddetmeye kalktı beni fakat üvey pederimin küçük kardeşi Hilmi Efendi aileyle aramı buldu.”

İsmail Dümbüllü’nün seyircisine duyduğu saygı, geleneğe duyduğu büyük bağlılık, modern tiyatronun gerekliliğine olan inançlı bakış açısı, usta-çırak ilişkisine verdiği kıymet, oyunlarındaki harikulade zamanlama ve Pişekar’ı rolündeki Tevfik İnce’nin alçak gönüllüğü, hep ikinci planda kalma olgunluğu, bu ikiliyi yıllarca seyircinin gönlünün baş köşesinde tuttu.

Dümbüllü’nün zamanlaması…

Bir televizyon programında büyük usta ile ilgili anısını anlatan rahmetli Zeki Alasya, oyunundaki seyirciyle bütünleştiği “zamanlama” sırrını Dümbüllü’ye sormak için Metin Akpınar ile birlikte kulise gidip öğrenmek istiyorlar. Hem de en popüler oldukları dönemde. Öyle bir zamanlama ki bu, tuluat esprisinin zamanlaması konusunda ustayı dört beş akşam izleyip bir şeyler kapmaya çalışan Altan Erbulak’ın anısını Haldun Taner şöyle aktarıyor:

Tevfik’in,

“Evet ama ne hakla?” repliğini Dümbüllü, duymamazlıktan gelip yineletmiş:

“Ne dedin, ne dedin?”

“Evet ama ne hakla?”

“Duymadım Tevfik, ne diyorsun?”

“Ne hakla efendim, ne hakla?”

“Otuz beşe bakla!”

Seyirci esprinin patlaması ile gürr diye gülüyormuş. Altan, “Demek, bunun üslubu bu” demiş. “Üç kere yineleteceksin, sonra patlatacaksın.” Ama ertesi gece aynı yere gelince bakmıştı ki usta, Tevfik’in “Ne hakla?” repliğine hiç beklemeden, “Otuz beşe bakla.” Cevabını yapıştırmış. Halk yine çok gülmüş. Belli bir kuram peşindeki acemi çırak Altan afallamış. Bu değişikliğin nedenini sorduğunda Dümbüllü’den aldığı cevap şu olmuş:

“Evlat, suali kaç kere tekrarlatacağımı ben de bilmem. Onu halk bilir.”

Dümbüllü, 1968’de Arena Tiyatrosu’nda Münir Özkul’a ve oyunculuğuna hayran kalır. Uzun süredir aradığı çırağını bulmuştur.

İsmail Dümbüllü, Münir Özkul'a "Sen kitaplı tiyatrodan geliyor olsan da yerine göre Pişekar, yerine göre Kavuklu olmayı başardın. Kavuk senin hakkın" diyerek, Türk Tiyatrosu’nun sembolü olmuş, Kel Hasan’dan devraldığı kavuğu, ona devreder.

Yukarıda İsmail Dümbüllü’nün modern tiyatronun gerekliliğine olan inançlı bakış açısından söz etmiştik. Dümbüllü, hem kavuğunu Münir Özkul’a devrederken ki sözlerinde hem de kızı Serpil’i, Haldun Taner’in çıraklığına verirken söylediği “Biz alaydan yetiştik. Bunun okuldan yetişmesini istiyorum. Kızımı üstat Muhsin Ertuğrul’a ve size emanet ediyorum.” Sözlerinde bunu kanıtlıyordu.

Büyük usta İsmail Dümbüllü, geleneksel Türk tiyatrosunun bayrağını çıraklarına devrederken onların modern Türk tiyatrosuyla gelenekseli birleştirip yaşatacaklarına hep inandı.

1973 yılında cenazesi taşınırken vasiyeti üzerine tabutunun baş kısmında kavuğu, ayak kısmında ceketi vardı.

Ve ne acı bir tesadüftür ki, cenazesi birkaç gün önce açılışı gerçekleştirilen Avrupa kıtası ile Anadolu’yu birbirine bağlayan ilk köprü olan Boğaziçi Köprüsü’nden geçen ilk cenaze olmuştur.

Türk tiyatrosu Dümbüllü’ye minnettardır. Nur içinde uyusun.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Ümit Çetin - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Özgün Kocaeli Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Özgün Kocaeli hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Özgün Kocaeli editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Özgün Kocaeli değil haberi geçen ajanstır.

01

Çocuklar Yaşasın ? - Değerli idarecim , sevgili Ümit Çetin ..ramazanlı geceleri ne güzel dile getirmişsiniz ..okudukça eski ramazanlara gönderdiniz beni , zaman içinde zamanı yaşattınız ..kaleminiz sağolsun ..sizde varolun ?

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 04 Nisan 20:01


Kocaeli Markaları

Özgün Kocaeli, Kocaeli ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (262) 324 32 40
Reklam bilgi

Anket Kocaelispor TFF 1.Lig'i kaçıncı sırada bitirir?

Kocaeli haber