İnsanlık tarihinin hiçbir döneminde birey bu kadar özgür olduğunu düşünüp bu kadar görünmez biçimde yönlendirilmemişti.
Bugün insanlar karar verdiklerini sanıyor; oysa çoğu zaman kararları çoktan hazırlanmış oluyor.
Ne giyeceğinden ne izleyeceğine, neye güleceğinden neye öfkeleneceğine kadar uzanan görünmez bir akış, fark edilmeden insan hayatını kuşatıyor.
Artık birçok insanın duyguları bile kendisine ait değil.
Bir olay olduğunda kimin üzüleceği, kimin öfkeleneceği, kimin sessiz kalacağı neredeyse önceden belirlenmiş gibi ilerliyor.
Aynı cümleler kuruluyor, aynı tepkiler veriliyor, aynı kelimeler tekrar ediliyor.
Çünkü çağımızın en güçlü yönetim biçimi zor kullanmak değil; düşünceyi yönlendirmek.
İnsan farkında olmadan kalabalığın hissettiğini hissetmeye başlıyor.
Herkesin alkışladığını alkışlıyor, herkesin sustuğu yerde susuyor, herkesin korktuğundan korkuyor.
Böylece birey, kendi hayatının öznesi olmaktan çıkıp büyük akışın bir parçasına dönüşüyor.
Üstelik bunu çoğu zaman baskı altında hissetmiyor.
Tam tersine, buna uyum sağlamayı normal hayat kabul ediyor.
Algoritmalar neyi önüne getirirse onu görüyor, hangi düşünce daha çok tekrar edilirse ona yakınlaşıyor, hangi duygu daha çok yayılırsa ona kapılıyor.
Bir süre sonra insan kendi sesini duyamaz hale geliyor.
En büyük tehlike de burada başlıyor:
İnsan kendi düşüncesi ile kendisine yüklenen düşünceyi ayırt edemediği anda, özgürlük yalnızca bir kelimeye dönüşüyor.
Bugün modern insanın en büyük sınavı, bilgiye ulaşmak değil; bilgi kalabalığı içinde kendi zihnini koruyabilmek.
Çünkü herkesin aynı anda düşündüğü, aynı anda kızdığı, aynı anda sevindiği bir düzende asıl cesaret; kalabalığın dışında kalabilmektir.
Kendi duygusunu tanımak, kendi vicdanını korumak, kendi aklını işletmek artık sıradan değil; büyük bir dirençtir.
Belki de çağımızın en önemli sorusu şudur:
Gerçekten sen mi yaşıyorsun,
yoksa senin yerine kurulmuş bir sistem mi seni yaşatıyor?