Zamanı Duvara Astım

Abone Ol

Aralık 2018... Ankara’da, köy yaşantısını sergileyen bir açık hava müzesinde gönlüm varlığını, gördüğü bir karenin etkisi altına bırakmıştı.

Duvarda eski bir radyo ve hemen üzerinde eski tip bir çalar saat vardı. Radyonun altına serilen örtüye el işi göz nuru danteller işlenmişti. Çalar saat, çocukluk yıllarımın tombul yanaklı güleç teyzeleri gibi bana bakarken hemen kıyısına asılan ağızdan dolma eski tip bir silah, odanın emniyetini tesis eder bir havayla arzı endam ediyordu.

Bütün bu sahnenin başrolüne uygun görülen beyazlamış sakallarına beyaz takkesini iliştirmiş yaşlı bir amcanın balmumundan bedeni, pencerenin dibindeki sedire oturtulmuş ve gözleri pencerenin ortasından sızan aydınlıkla baş başa bırakılmıştı.

Yöresel yaşantılar anlatılmak istenirken, pencere kenarlarına oturup gördükleri manzaralar arasında geçip giden yıllarını arayan yaşlanmış bedenler de unutulmamıştı gibiydi.

Gözlerimin önünde yükselenler benim için tam bir film sahnesiydi ama ruhum, eksik bir şeyler olduğunu gönlüme haykırmaktan kendini alıkoyamıyordu: müzik... İşte o an duvarda asılı duran radyoya gönül gözümle hükmedip sadece benim duyabileceğim bir şarkıyla gördüklerime eşlik etmesini istedim ve o da beni kırmadı.

‘Kimseye etmem şikayet, ağlarım ben hâlime. Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime...’

Tebessüm edip “Ah be Müzeyyen Abla, ne zaman başım sıkışşa imdadıma yetişirsin.” diyerek yaşadığım ana geri döndüm.

Eksik kalan her şey tamamlanmıştı. Göz kapaklarım, bir yönetmenin ‘ Motor!’ deyişini andıran bir tavırla açıldı ve ruhumu yaşanan bu film sahnesinin ortasına bıraktı.

Sedire mahkûm edilen yaşlı beden dile gelip beni yamacına buyur etti. Ağır adımlarla kıyısına sokulup kendimi bu masala misafir ettim. Ay gibi parlayan sakallarına eşlik eden yorgunluğu, ardında bıraktığı bütün seneleri gözler önüne seriyordu. Sevip ulaşamadıklarından tutun da sevilip sevemediklerine kadar geçmişinde yer eden bütün anıları benimle paylaştı. O anlattıkça radyoya can veren Müzeyyen Abla onu duymuş gibi daha bir gür çağladı.

Bütün bu sohbet tamamlanıp gözkapaklarım ‘Tamam kestik!’ diyene kadar var gücümle yaşanan anın tadını çıkardım. Sediri kaplayan bembeyaz sakallara son kez bakıp odadan çıkmaya niyetlenirken, radyodan bize kulak veren Müzeyyen Abla’ya da şükranlarımı ilettim ve usul usul kapıya yanaştım.

Tam odadan çıkmak üzereydim ki ardımdan yükselen ‘Evlat!’ seslenişiyle yönetmenin son bir sahne daha çekmek istediğini anladım. Sedirin üzerinde uzanan yaşlı beden bakışlarını bana dikmiş ve son sözleriyle beni hayatın sınırlarına uğurlamak için hazır bekliyordu.

Nefesimi tutup ona bakarken sakallarına eşlik eden bir kuvvetle söze girdi:

“Şarkılar, şiirler seni yazıyor evlat. Gözlerini kapayıp çektiğin her film seni anlatıyor. Ruhuna kazıdığın her anı sana senden kırıntılar sunuyor. O yüzden sen de benim gibi yap ve ‘Zamanı duvara as!’”