Uzun bir aradan sonra köşeme dönerken tozun dumana katıldığı böyle bir ortamda neyi kaleme almam gerektiğini kendimce sorguladım. Hayat pahalılığı, artan fiyatlar ve sınıfsal ayrımlar, türk lirasının bitmek tükenmek bilmeyen değer kaybı, kira ödeyerek hayatta kalmaya çalışan insanların karın tokluğuna muhtaç hayatları ve daha niceleri…
Bütün bunları bu köşeye taşımamın okuyan gözlere ne katabileceği konusunda tereddütte kaldım ve o sebeple yaşadığımız dünyaya farklı bir noktadan bakmak istedim; belki de bakış açımı değiştirdim. Bizler yani yaşadığımız ülke sınırları altında nefes almaya çalışan insanlar, yaşadığımız hayata dair neyi hedeflemiş olursak olalım, bütün bu hedefler yaşadığımız dönemin siyasal iktidarlarının yön verdiği kadar yerine getirilebiliyor. Seçim zamanları gelip çattığında, sandık başlarına giderek oy pusulaları arasından ülke yönetimine getirdiğimiz insanların idare biçimleri, hayatlarımızın, hedeflerimizin, gelecek kaygılarımızın ve umutlarımızın önüne geçiyor. En kötüsü de ne biliyor musunuz? Buna bizler izin veriyoruz.
Önce onlara oy veriyoruz sonra da o oylarla yetinmeyip onları ‘ Devlet Büyüğü’ adı altında ayrı bir makama daha davet ediyoruz ve bütün bunların ardından istediğimiz yönetime ulaşamayınca hayal kırıklıklarıyla birlikte ‘Değiştiler!’ diyoruz. Aslında değişen de suçlu olan da onlar değil, aksine suçlu olan insanoğlunun sınırlarına yerleşen kibir tohumlarını göremeyen bizleriz.
Küçük bir kasaba ve tozu dumana katarak o kasabaya doğru ilerleyen pahalı bir araba hayal edin. Araç kasabaya yaklaştıkça bütün gözler yavaş yavaş o arabaya yönelir. Yaklaşır, yaklaşır ve kasaba meydanına kadar gelip durur. Aracın sürücüsü hızla araçtan inip arka kapıya doğru yanaşır. O anlarda kasaba meydanındaki bütün gözler bu aracın üstündedir. Herkes oturduğu sandalyelerinden biraz daha doğrulur ve gözlerinin önüne dikilen resmiyete ruhlarını teslim etmek için hazır ola geçer. Arka kapı açılır ve aracın içinden o sihirli kıyafetler ağır ağır süzülerek dışarı çıkar. Kravatı, kar beyazı gömleğinin üstüne ilişmiş ve güneşin altında parlayan bir takım elbise… İşte o an her şey tamamdır ve kasaba ahalisi aracın etrafını sarar; çünkü bilirler kasabaya ‘devlet büyükleri’ gelmiştir. Kimi zaman anne babalara gösterilmeyen saygı, o takım elbise üstüne iliştirilmiş kravatlı bedenlere gösterilir çünkü büyüktür onlar, başlarına ‘koskoca’ sıfatları eklenmiştir. O sıfatlar arasında vucüdumuzun duruşu değişir, belimiz bükülüp önümüz iliklenir.
Bu döngü, insanların sırtında yer etmiş bir kambur gibidir; nesilden nesile aktarılır. O saatten sonra ne zaman lüks araçlarla yaklaşan bir takım elbiseli görsek cismini ya da bulunduğu koltuktaki işgali ne denli hakkıyla yerine getirdiğini düşünmeden, makamına göre saygı gösteririz. Gittiğimiz sandıkları, mühür bastığımız oy pusulalarını unutup kötü giden ne olursa olsun ‘Bir bildikleri vardır.’diyerek boynumuzu bükeriz.
İşte böyle zamanlarda yıllar öncesinden bir görüntünün gelip zihnime kurulmasına ve beni sorguya çekmesine engel olamıyorum. 2019 eylülü… Bir türlü çözülemeyen Brexit krizi esnasında, İngiltere Başbakanı Boris Johnson Leeds şehrinde halkın arasına karışmış ama karşısında Boris Johnson’ı gören bir vatandaş tarafından çok net cümlelerle uyarılmıştı :
“Seçileli 6 hafta oldu ve 6 haftadır konuşuyorsun. Senin şu an burada değil Brüksel de olup hakkımızı savunman lazım. Parlamentoya girdiğinden beri insanları kandırıyorsun.”
Uzaktan bakıldığı zaman bu cümleler kulağa, bir başbakana söylenemeyecek düzeyde sert sözlermiş gibi geliyor ama esasında ne hakaret ediyor ne de şiddete başvuruyor, sadece ve sadece ülkeyi yönetmesi için seçilen insana görevlerini hatırlatıyor. Belki de mesele tam da burada başlıyor. Doğru olan hangisi? ‘Devlet Büyüğü’ diyerek başka başka sınıflar yarattığımız ‘takım elbiseler krallıkları’ yaratmak mı yoksa insanlara sorumluluklarını hatırlatmak mı?
Eğer ille de bir büyük aranacaksa ‘Devletin büyüğü halktır!’ dostlar. Büyük olan, günde üç vardiya çalışıp fabrika bacalarının tütmesini sağlayan işçilerdir. Eğitim yuvalarını dolduran öğretmen ve öğrencilerdir. Sabahlara kadar çöp kamyonları üstünde sokakları arşınlayan çöpçülerdir. Hastaneleri ayakta tutan sağlıkçılar, tarladaki meyve ve sebzeleri şehirdeki insanlarla buluşturan çiftçilerdir. Şehrin bütün nimetlerinden uzakta yaşamayı göze alıp, iki göz evler altına inşa edilmiş ahırlarda hayvancılıkla uğraşan ve ülkesinin et, süt ihtiyacını karşılayan köylülerdir. Yerin metrelerce altında kömür karası yüzlere bakarak ekmek parası kazanmaya çalışan maden işçileridir büyük olanlar. Asıl büyüğün kim olduğunu hatırlamadan ne dünyaya karşı duruşumuz değişir ne de eleştirdiğimiz şeyleri düzeltebilecek bir yönetim anlayışı seçilebilir.