Muhterem okurlar!

Kur’an-ı Kerîm’de Bakara Suresi’nin 183. ayetinden başlayarak 187. ayetine kadar Ramazan ayı ve bu ayda farz kılınan oruçla ilgili detaylı bilgiler verilmiştir. Geçen haftaki yazımızda 183 ve 184. ayetlerin muhtevasından sizlere bahsetmiştim. Bu haftaki yazımızda ise 185 ve 186. ayetleri ele alacağız. Bu bağlamda Yüce Allah 185. ayette şöyle buyurmaktadır:

“Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun. Kim o anda hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde kaza etsin. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık, Allah'ı tazim etmeniz, şükretmeniz içindir.”

Ayetteki “şehr” kelimesi, ayın görünüp ışık verir bir hale gelmesi ve nihayet kaybolup tekrar doğması suretiyle bir devrinden ibaret olan zaman süresi anlamına gelmektedir. Bu süre yirmi dokuzla otuz gün arasında dönüp dolaşır. Hilal dikkate alınmayıp sadece gün hesabıyla otuz günlük süreye de adet olarak “şehr” denir. Bu manadan hareketle güneş yılının bölümlerinden her birine ay, şehr, mâh gibi isimler verilir.

Ramazan kelimesi hakkında da iki görüş vardır: 1-Allah’ın isimlerinden bir isimdir. Bu durumda Ramazan ayı demek şehrullah (Allah’ın ayı) demektir. 2-Recep, Şaban gibi belirli bir ayın ismidir.

Ramazan isminin kökeni hakkında dört farklı görüş bulunmaktadır. 1-Yaz sonunda ve güz mevsiminin başında yağıp yeryüzünü tozdan temizleyen yağmur manasınadır. Bu yağmurun yeryüzünü yıkadığı gibi Ramazan ayı da iman edenleri günahlardan yıkayıp kalplerini temizlediği için bu isimle anılmıştır. 2-Güneşin hararetinin şiddetinden taşların son derece kızmasıdır ki, böyle kızgın yerde yüründüğünde ayaklar yanar. Bu ayda tutulan orucun harareti ile günahlar yakılır. 3-Kılıcın namlusunu veya ok demirini inceltip keskinletmek için iki kaygan taş arasına koyup döğmektir. Bu aya bu ismin verilmesi de Arapların bu ayda silahlarını bileyip hazırladıklarından dolayıdır. 4-Ramazan Allah’ın güzel isimlerindendir. Bu ayda Allah’ın rahmeti ile günahlar yanar.

“Başı rahmet, ortası mağfiret, sonu ateşten kurtuluştur” (1) diye anlatılan Ramazan ayının en mübarek gecesi olan Kadir gecesi, Kur’ân’ın inişine de başlangıç olmuştur. Bu ayette de özellikle bu sıfatla anılmıştır.

“el-Kur’ân”, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’e özel bir şekilde indirilip, bize tevatürle nakledilen Allah kelamının adıdır ki, mushafların iki kapağı arasında yazılıdır.

Kur’ân Ramazan ayında inmeye başlamıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de bu mübarek aydan başka Yüce Allah’ın övgüsüne mazhar olarak ismi açıkça söylenmiş başka bir ay yoktur. Ayrıca orucun farz kılınışı da böylesine mübarek bir ay olan Ramazan ayına tahsis edilmiştir.

Ayette zikri geçen “sayılı ve sınırlı günler” Ramazan ayının günleridir. Bu bakımdan “siz mü’minlerden her kim bu mübarek aya şahit olursa bu ayda oruç tutsun” buyurulur. Buradaki şahit olmadan maksat; vatanında mukim olup yolcu olmayan, kesin bir şekilde ramazan hilalini gören veya bu ayın girdiğini kesin bilgi ile bilen kimsenin bu ayda oruç tutması manasınadır.

Ayetin devamında, “her kim mühimce hasta, yahut bir yolculuk üzerinde ise bunların orucu da Ramazan’dan başka günlerde tutamadıkları günler sayısıncadır” buyurulur. Bu kimselere Ramazan’da ruhsat vardır, tutmayabilirler. Tutmazlarsa Ramazan dışındaki diğer günlerde tutamadıkları gün sayısınca kaza ederler. Fakat mukim ve sağlıklı olanlara bu ruhsat yoktur. Onlar kazaya bırakırlarsa, farzı terketmekle günahkar olurlar. Başladıkları orucu bilerek bozdukları takdirde kazadan başka keffaret de lazım gelir.

Yüce Allah orucu farz kılmakla “bizi zora, sıkıntıya sokmak istemez, tersine bize kolaylık vermek ister”. Bu sebeple hastalık ve yolculuk da zorluk olması sebebiyle bu durumda olan kişilere başka günlerde kaza etmek şartıyla kolaylık tanıyarak oruç tutmama ruhsatı vermiştir. Ayetteki kolaylık hikmetinden dolayıdır ki, oruca niyet edip de oruçlu olduğunu unutarak yiyip içen kimsenin orucunun bozulmayacağı hadis-i şerifte beyan buyurulmuş ve buna “Allah’ın ziyafeti” adı verilmiştir (2). Yine bu kolaylık hikmetinden dolayı oruca zor dayanabilecek, oruç bütün gücünü tüketip zarar verecek olan ve normalde günden güne yıpranıp kötüye giden çok yaşlı erkekler ve kadınlar, aynı şekilde genç olduğu halde iyileşmesi ümitsiz bir müzmin hastalıktan dolayı ihtiyarlar gibi güçsüz bulunan zayıf kimselere mali kudretleri bulunmak şartıyla fidye ruhsatı da verilmiştir.

Kısacası Yüce Allah, zor gibi görünen orucu farz kılmakla esasında mü’min kullarını hayat mücadelesine alıştırmayı, zorluktan kurtarıp kolaylığa ve rahatlığa kavuşturmayı dilemiştir. Oruç tutarak kolayca nefisle cihad etmeye alışılacak, gereğinde sabır yolları öğrenilecek, hayatın zorlukları yenilecek ve böylelikle ahiret saadetine erişilecektir.

Ayrıca Yüce Allah bizden Ramazan ayının günlerinin sayısına göre eda veya kaza olarak orucun sayısını tamam etmemizi, hidayet etmesine hamd ederek kendisine tekbir ve ta’zimde bulunmamızı ve biz mü’minlerden beklenen şükrümüzü eda etmemizi ister.

Ayette ifade edilen Allah’ı tekbir (ululama); esasında ona gösterilen tazim ve saygı manasınadır ki, bu üç yolla gerçekleşir:

1)Akd-i kalb (kalbin bağlanması): Allah’ın birliğine, adaletine inanarak marifeti sağlamlaştırmak ve bu suretle şüphelerin yok oluşunu sağlamaktır.

2) Söz: Yüce Allah’ın sıfatlarını ve güzel isimlerini ikrar etmektir.

3)Amel: Namaz, oruç, diğer farzlar ve dinde caiz görülen kulluk amelleriyle ibadet etmektir.

Bu söz ve amelin makbul olması da, kalbin inancına yani imana bağlıdır. Çünkü; “Her kim mü’min olarak ahireti ister ve onun için çalışmasını da yaparsa, işte onların çalışmaları makbul olur” (3) ayetinde çalışmanın makbul oluşu, mü’min olma durumuyla kayıt altına alınmıştır.

İki ayet (185-186) arasındaki münasebet: Rivayete göre bedevinin birisi, Allah Rasülü’ne (s.a.s.), “Rabbimiz yakın mıdır, gizlice yalvarıp yakaralım mı? Yoksa uzak mıdır, bağırıp sesimizi işittirelim mi?” (4) diye sormuştu. Bu sebeple Yüce Allah, tekbir ve şükrana layık olan ilâhî zatını tarif ederek, duanın oruçla kuvvetli ilgisini anlatmış ve Rasulüne 186. ayette şöyle hitap etmiştir:

“Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. O halde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulabilsinler.”

Ayetteki Allah’ın yakınlığının manası, onun duaları çabucak kabul etmesidir. Yüce Allah’ın dualarımıza icabet etmesi için bağırıp çağırmaya ihtiyaç yoktur. Önemli olan alçak gönüllü olmak ve yüce yaratıcıya boyun eğmektir. İnsanlar Allah’tan uzak olsalar da “Allah yakındır”. Hatta bize şah damarımızdan daha yakındır. “Biz insana, şah damarından daha yakınız” (5) ayeti bu gerçeği açık bir şekilde teyit eder. O bize, bizden çok yakındır. Biz kendimizin ve başkalarının arzu ve temennilerini duyup bilebiliyor ve onlara işittiğimiz zaman cevap da verebiliyorsak, bize bizden daha yakın olan Allah Teâlâ’nın dualarımızı, yalvarmalarımızı daha önce işiteceğine iman etmek kaçınılmaz olur.

Dua esasen çağırmak manasınadır. Duanın hakikati kulun Rabbinden yardım talebinde bulunmasıdır. Dua Allah’a yaklaşma vasıtasıdır, bu yüzden ibadetlerin en faziletlisidir. Nitekim Hz. Peygamber (a.s.) “Dua ibaetin iliğidir” (6) buyurmuştur. Şu durumda “kullarım sana benden sorarlarsa ben yakınım, bana dua ettiği zaman dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da, benim emirlerime can-ı gönülden icabet etsinler ve bana inansınlar, orucun faziletleri hakkındaki beyanlarımı tasdik etsinler ki, doğru yola erişebilsinler”.

Hz. Peygamber de (a.s.), “Her oruçlunun iftarını açtığında reddedilmeyen bir duası vardır.” (7) buyurarak oruçluyken dua etmenin önemine vurgu yapmıştır. Bu vesileyle Yüce Rabbimden bütün okuyucularımızı orucun sırrına erenlerden ve duası reddedilmeyenlerden kullarından eylemesini niyaz ederim.

Kaynakça:

1-et-Tergîb ve’t-Terhîb, II, 94-95.

2-Buhârî, “Savm”, 26; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 395.

3-İsrâ, 17/19.

4-Abdülfettâh el-Kâdî, Esbâbü’n-nüzûl, s. 26; Buhârî, “Meğâzî”, 38; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 402.

5-Kâf, 50/16.

6-Tirmizî, “Deavât”, 1.

7- İbn Mâce, “Sıyâm”, 48

Not: Bu yazı Elmalılı Hamdi Yazır’ın Hak Dini Kur’ân Dili isimli tefsirinden istifadeyle hazırlanmıştır.

                                                                                                                                       Hazırlayan

                                                                                                                              Hayati SAKALLIOĞLU

                                                                                                                                    İlahiyatçı Yazar