Sultan Abdülaziz. İslam Dininin 111. Halifesi. Babası II. Mahmut ile başlayan Tanzimat devrinin önemli padişahlarından biri. Birinci fotoğrafta gördüğümüz heykeli İngiliz heykeltraş C.F. Fuller’ e yaptıran Abdülaziz, daha önce hanedanda görülmeyen bir ilke de imza atıyordu örneğin babası II. Mahmut’un devlet dairelerine kendi fotoğrafını astırması gibi heykelini halkının görebileceği şekilde bir meydana diktirecekti.  

Entelektüel bir kişiliğe sahipti. Güreş, cirit, av sporları gibi sporlara meraklı olan Abdülaziz bu ilgilerinin yanı sıra hem yurt içinde hem de yurtdışında oldukça fazla gezi gerçekleştirdi. İstanbul Üniversitesi’ni modernleştirmek için Fransız eğitim sistemini getirtti. Sahillere inşa edilen deniz fenerlerinden, ilk posta puluna, doğu ekspresinin önemli durağı olan Sirkeci Garı’nın temelleri onun döneminde atıldı. İngiltere’de Kraliçe’nin şeref misafiri olarak Crystal Palace’da opera izleyecek ve İngiliz Orkestrası tarafından adına yazılmış Türkçe bestelerin çalınıp söylenmesi ve dahi Londra sokaklarında kendi bestelerinin çalınıp söylenmesi kendisini gururlandıracaktı. Yurtdışında pek çok sergiye katıldı. Neyzendi. Resim yapardı. Piyano çalar, beste yapardı. Son halife olan oğlu Abdülmecid Efendi’yi de kendisi gibi yetiştirecekti.

Onun bu entelektüel kimliği tüm dünya entelektüelleri tarafından da biliniyordu. 23 Eylül 1872 yılında Nürnberg’de konakladığı sırada ünlü Alman besteci Richard Wagner ile Sultan Abdülaziz’in bir teması olur. Richard Wagner, Bayreuth’ta her yıl düzenlenecek opera festivali için bir opera binası yaptırıyordur ve paraya sıkışır. Sultan Abdülaziz’den destek ister. Sultan, hayran olduğu bu besteciden her yıl bu festivale katılmak için, kendisi, ailesi ve yeğeni Abdülhamit için tanesi 300 altından 329, 330 ve 331 no’lu koltukları satın alır. Richard Wagner, Sultan’ın bu iyiliğini unutmaz ve kendisine teşekkür belgesi gönderir.

Bugün hala devam eden, dünyanın her yerinden sanatseverlerin büyük ilgisini çeken Almanya Bayreuth’taki festivalin gerçekleştiği Festspielhaus opera binasında bu sayede Osmanlı’nın izi vardır artık. (Fotoğraf-2)

Kral ve imparatorluklar düzenine başkaldıran bir devrimci olan Wagner’e hayran olanlardan biri de büyük felsefeci Frederich Nietzche idi. Wagner’i mitolojik kahramanlarla özdeşleştiriyordu. Usta tiyatrocumuz Ferhan Şensoy, denememeler adlı eserinde bu ilişkiyi özetle şöyle tanımlar:

“-Kentimizi niçin terk ediyorsunuz üstat Wagner?

Wagner, sırıtarak yanıtlar pos bıyıklı filozofu:

-Öyle buyurdu Zerdüşt!”

Wagner’in ölümsüz eserlerinden biri eski bir destan olan Tristan ve İsolde operasıdır.

Tristan adına Kral Arthur filminde de Sarmatyalı bir yuvarlak masa şövalyesi olarak denk geliriz. Anavatanı, Karadeniz’in kuzeyinde, o zamanki adıyla Sarmatya olan ülke. Sarmatlar’ın Türk ya da İran asıllı olabilecekleri bazı kaynaklarda karşımıza çıkıyor. Kimi kaynaklar kendilerinden Türk, kimileri ise İranlı olarak bahsediyor.

Türk ve İran tarihinden söz etmişken ilk Türk operası Özsoy’dan söz etmemek olmaz. Atatürk, devletlerarası ilişkilerde sanatın ve sporun olumlu katkısı olduğunu düşünen bir liderdi. Bu sebepten dolayı, ülkemizi ziyaret eden diğer devlet başkanlarını sanat ve spor etkinlikleriyle karşılardı.

İkinci Dünya Savaşı’nın ayak seslerinin duyulduğu bir dönemde Atatürk bir komutan olarak, tüm dünyaya “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” sözüyle devletlerarası sorunların barış prensibiyle çözülmesini öneriyordu. İlk kadın opera sanatçımız Semiha Berksoy, Atatürk için “ Türkiye’de ilk opera devrimini başlatmış kişidir.” Demiştir. Seda Uluskan Bayındır “Atatürk’ün Sosyal ve Kültür Politikaları” kitabında Özsoy operasının başlangıç hikayesini şöyle anlatır: “Konusu bizzat Atatürk tarafından tespit edilmiş olan Özsoy Operası’nda Türklerle İranlıların aynı soydan geldiği teması işlenmiştir. Operanın bestecisi Münir Hayri Egeli, Özsoy’un bestelendiği günlerde Atatürk’ün Türk-İran dostluğuna büyük önem verdiğini, İran Şahı’nın Türkiye’ye gelip konuk olacağı haberinin kesinleşmesi üzerine bütün hazırlıklarla bizzat kendisinin ilgilendiğini, Ankara Halkevi binasının bir kısmının değiştirilerek hemen özel bir konukevi haline getirildiğini, bahçeye büyük ağaçlar dikildiğini ve her eşyanın yerini yine bizzat Atatürk’ün kendisinin seçtiğini ifade etmiştir.”

Operanın besteleniş hikâyesi ise şöyledir: Atatürk, o günlerde Münir Hayri Egeli’yi çağırmış ve “Türklerle İranlılar soy ve kültür olarak kardeştir. Sırf mezhep mücadelesi yüzünden birbirinden ayrılmış olan bu iki kardeş ulusun aslında bir olduğunu anlatan bir piyes yaz ve bunu opera halinde oynatalım” demiştir.

Atatürk’ün, İran Şahı Rıza Pehlevi’yi ağırlarken Türk-İran dostluğuna vurgu yapmak istemesi bu vesileyle Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk operasını hazırlatması, Atatürk’ün az zamanda büyük işler başarma gayretinin güzel bir örneğidir. Operanın bestesini yazacak olan Münir Hayrettin Egeli’ye bu zorlu ve tarihsel görevde yarattığı konfor alanı ise Atatürk’ün sanatçıya verdiği değerin göstergelerinden.

“Bu işte en yakın amirin benim. Her emri ben vereceğim ve izin almadan gece yarısı bile olsa yanıma gelmeye, hatta beni uykudan uyandırmaya yetkin vardır. Ancak Şah geldikten iki gün sonra opera oynanmalıdır.”

Bu söz Egeli’yi cesaretlendirmiştir. Yazar o günleri anlatırken bu kadar kısa sürede Özsoy Operası’nın sahnelenecek olmasına kendisinden ve Atatürk’ten başkasının inanmadığını vurgular fakat hem Atatürk’ün engin öngörüleri ve kararlılığıyla hem de Münir Hayri Egeli’nin ve ekibin yoğun çabasıyla yirmi günlük bir süre zarfında Özsoy Operası sahnelenir. Müzikleri Ahmet Adnan Saygun, metinleri Münir Hayri Egeli yazar. Koro’da Musiki Muallim mektebi öğrencileri vardır, Koroyu Gazi Eğitim Enstitüsü müzik öğretmenleri çalıştırır, baleyi de Musiki Muallim Mektebi öğrencileri gerçekleştirir. Dansçıları, spor ve dans tarihimizde ayrı bir yeri olan Gençlik Marşı’mızın mimarlarından Sırrı Tarcan’ın kızları Selma ve Azade Selim çalıştırması da gençliğin meşaleyi elden ele bir bayrak yarışı gibi taşımasına dair önemli bir detaydır.

İlk Türk kadın opera sanatçımız Semiha Berksoy, Özsoy operasıyla ilk kez bir operada sahneye çıkar. Atatürk’ün bu kadar kısa sürede ortaya çıkacak Özsoy operasının provalarına katılıp sanatçıların istekleriyle ilgilenmesi, onları sanatlarında daha başarılı olma konusunda cesaretlendirir. Semiha Berksoy, Türk- İran dostluğunun anlatıldığı Özsoy’da 19 Haziran 1934 tarihinde başrolde müthiş bir performans sergiler ve Atatürk’ün tebriklerine mazhar olur. Bir cumhurbaşkanının o yıllarda batı müziğine bu kadar ilgi duyması, sanatçıyı el üstünde tutması, sanata gönül vermiş gençler için muazzam bir deneyimdir.

Berksoy, Atatürk’ün sanatçıları davet ettiği bazı yemeklerde sanatçılara aryalar söylettiğini aktarırken bir akşam yine böyle bir yemekte köşkte bulunan piyanonun üstünde “kral ve imparator rejimlerine gençliğinde başkaldırmış bir devrimci” olan ünlü Alman besteci ve kuramcı Richard Wagner’in küçük bir büstünü (kağıt ağırlığı) gördüğü anı ise hiç unutamaz. (Fotoğraf-3)

Atatürk’ün gençlerine bir Başöğretmen sıfatıyla kısa süre içinde hem yaşantısı hem söylemleriyle oluşturduğu etki, onları genç cumhuriyete her alanda katkı sağlamak için heyecanlandırmıştır.

Yıllar sonra ilk kadın opera sanatçımız Semiha Berksoy’un kızı değerli tiyatro ve sinema sanatçımız Zeliha Berksoy, annesi ile ilgili çocukluk anısını şöyle anlatır: “Elimden tutup, her yere götürüyordu beni. Sekiz yaşında Avrupa'nın en önemli sanat etkinliklerinden olan Bayreuth Festivali'ne gittim. Bir sürü opera seyrettim. Bir sürü hikâyeler anlatırdı bana. Alman hikâyeleri, cüceler. Parklarda, ormanlarda dolaşıp cüce evleri arardık. Ankara Gençlik Parkı'na götürürdü beni karlı günlerde. Orada da cüce evleri bulmuştuk. Cüce merakı vardı bende, bir masalın içinde yaşatırdı beni.”

Semiha Berksoy’un kızını götürdüğü Bayreuth’taki festivalin gerçekleştiği Festspielhaus opera binası Sultan Abdülaziz’in yardımlarıyla tamamlanmıştı…

Atatürk’ün destekleriyle eğitim alan ve gençleri Atatürk’ün idealinden gitmeye özendiren, Atatürk’ün köşkündeki piyanonun başında Richard Wagner büstünü gördüğü anı ise hiç unutamayan İlk Türk kadın opera sanatçısı Semiha Berksoy… İleride sanatçı olacak kızını Festspielhaus’daki festivalde operalar izletmesi sanata yapılan yatırımların insanlığa yapılan bir sonsuz iyilik olduğunun sizce de mucizevi örneklerinden biri değil mi?

Semiha Berksoy, 1999 yılında New York City Lincoln Center'da, Robert Wilson'un rejisörlüğünü yaptığı, Umberto Eco'nun eseri 'The Days Before. Death, Destruction and Detroit III' adlı oyunda görev alır. Hayat ne garip tesadüflerle dolu ki 89 yaşında olan Semiha Berksoy’un o akşam okyanusun öte tarafında dünyanın en önemli salonlarından birindeki bu önemli etkinlikte söylediği arya Alman besteci Richard Wagner’in Tristan ve Isolde Operası'ndan, Isolde'nin, "Aşk Ölümü" aryasıdır! Ve dahi aynı zamanda ressam olan Berksoy, 2004 yılında (vefatından hemen önce) çizdiği Wagner portresini Baeyruth Festivali’ne hediye eder.

Sanatın sonsuzluğunun ispatı olan katkılarıyla hayatları kesişen değerlerimizden birkaç örnekle uzun bir aradan sonra buluştuk. Tekrar görüşmek üzere.                                          

 

Fotoğraf-1:

class="swipe" data-size="416x228" data-itemswipe="1">

Fotoğraf-2:

class="swipe" data-size="415x246" data-itemswipe="1">

Fotoğraf-3

class="swipe" data-size="412x294" data-itemswipe="1">