Geçtiğimiz hafta sonu Liselere Geçiş Sistemi (LGS) yapıldı; önümüzdeki hafta sonu ise Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) var. Gençler ve aileleri, hayatlarının önemli dönemeçlerinden birini daha geride bıraktı ya da bırakmaya hazırlanıyor. Üzülerek belirtmek istiyorum ki, Türkiye’de bu tarz sınavlar yalnızca öğrencilerin değil, ailelerin de hayat düzenini, zamanını, parasını, psikolojisini ve ev içindeki gündemini yıllarca belirleyen büyük bir baskıya dönüşmüş durumda.

Bugün geldiğimiz noktada birçok çocuk ve genç, oyunundan, meraklarından, sosyal hayatından, hatta bazen kendinden fedakârlık ederek bu yarışın içinde yer alıyor. Üstelik bu süreç LGS veya YKS sınavıyla da bitmiyor. Eğer tıp fakültesinde okuyan bir öğrenci iseniz, sizi bir de Tıpta Uzmanlık Sınavı (TUS) bekliyor, başka bir bölüm mezunu iseniz Kamu Personeli Seçme Sınavı (KPSS). Yani, bu ülkede hemen hemen hayatınızın ilk 25 yılı sınavlara hazırlanmakla geçiyor. Tabii ailelerin de…

Günümüzde akademik başarı ön planda olduğu için karşılaşılan en büyük yanılgılardan biri, iyi yetişmiş insan ile iyi programlanmış insanın aynı şey sanılmasıdır. Oysa program kusursuz işlerken, sorular çözülebilir, testler başarıyla tamamlanabilir. Fakat ruh, aynı sağlamlıkta kalamayabilir.

Bir çocuğu hayata hazırlamak ile onu yarışa hazırlamak elbette aynı şey değildir. Yarış hızlı ve bilgili olanı seçerken; hayat kırıldıktan sonra yeniden ayağa kalkabileni seçer. Her ne kadar insanoğlu binlerce yıldır benzer kaderi yaşasa da, bazen sevdiğini kaybetse de, bazen haksızlığa uğrasa da, bazen kalabalığın ortasında yapayalnız kalsa da, o anlarda insanı taşıyan şey ezberleri değil; kendi iç dünyasının ağırlığıdır. İnsanın iç dünyasının ağırlığı; ahlakı, sabrı, vicdanı, dayanıklılığı ve kendisiyle kurduğu dürüst ilişkiyle ilgilidir.

Öte yandan sınavların çocukların ve ailelerin hayatında bu kadar merkezi bir yer tutmasını da içinde yaşadığımız şartlardan bağımsız düşünemeyiz. Ekonomik şartların ağır, fırsatların sınırlı ve gelir dağılımının adaletsiz olduğu ülkemizde akademik başarı, birçok çocuk ve aile için neredeyse tek çıkış yolu olarak görülmektedir. Bugün birçok aile çocuğunun resim yaparak veya müzikle ilgilenerek nispeten orta/yüksek standartlara sahip bir hayat yaşamayacağını bildiği için sisteme yenik düşmekte ve bu yüzden nice iyi sanatçı, sporcu, zanaatkâr ve başka alanlarda parlayabilecek çocuklar kaybolup gitmektedir.

Tüm bu gerçekliklere rağmen unutmamız gereken, gerçek eğitimin sadece insanın zihnini doldurmak değil; aynı zamanda ruhuna da bir ağırlık kazandırmak olduğudur. Çocuk yetiştirmek, bir insanı hayata karşı kusursuz hâle getirmeye çalışmak değil; kırıldığında tamamen dağılmayacak bir iç denge kurabilmektir.

Çünkü hayat, kusursuz olanı değil; yarasını sarıp yola devam edeni bağrına basar.