Akşam olmuş ve işten çıkan insanlar günün en bitkin saatlerinde evlerine doğru yola çıkmışlar. Her gün aynı yolları arşınlayıp hayatın onlara bıraktığı bütün izleri günün yorgunluğuna katarak trafikte usul usul ilerliyorlar. Gelip geçen arabalar ya da ışıklarda karşılarına çıkma ihtimali olan gül satan ablalar umurlarında değil. Bütün dertleri hayatın onlara biçtiği rolleri takip ederek bir an evvel evlerine ulaşmak ve bir şeyler yedikten sonra televizyon karşısındaki yerlerine uzanıp günün onlardan beklediği döngüyü tamamlamak. Hayata dair bütün beklentileri bu kadar dar bir alana hapsedilmiş.

Her gün gül satan ablaların beklediği o ışıklarda bu kez bir farklılık var ama bünyelere yerleşmiş ‘bakar körlüğün’ insanların zihnini rahat bırakmaya niyeti yok! Artan hayat pahalılığı, çocukların eğitim masrafları, ödenmesi gereken faturalar ve gün boyu amirlerden duyulan o iğneleyici sözler üst üste binmiş ve trafikte bekleyen ruhlara dört nala bir seyahat düzenlemek niyetinde…

İşte tam o an, derinlerden bir müzik yükselip hayatın görmemeye mahkûm ettiği kalplere dokunmaya başlıyor. Ana kucağı gibi sıcacık melodiler, dönel kavşağa kurulan sahnedeki iki genç sanatçının müzik aletlerinden çıkıp her gün korna gürültüleri arasına sıkışmış o sıkıcı bekleme anlarını bir şenlik alanına çeviriyor. Kemiklere işleyen bütün sıkıntılar ağır ağır çözülüp suretlere tatlı bir tebessüm bırakıyor. Ne amirlerin öfkeli yüzü ne de hayatın omuzlara bindirdiği o borç yükü… Hepsi birden su olup akıyor çalan müziğin notaları arasında. Her gün araçlarının camını tıklatarak çiçeklerini satmak isteyen ablaların çiçekleri bu kez hiç çaba sarf edilmeden bitiyor ve gülen suretler ordusu evlerine doğru yola çıkıyor.

Sonra bakışlar, otobüs durakları arasına kederlerini sıkıştırmış ve karşılarında akıp giden kalabalığa benliklerini teslim ederek bekleyen insanlara çevriliyor. Bütün dertleri bir sonraki otobüsün her zamankinden biraz daha erken gelmesi ve eve uzanan yolculuk esnasında başlarını otobüsün camına yaslayıp içlerinde ne sıkıntı varsa yol kenarlarında yükselen ve onları hiç duyamayacaklarını bildikleri kalabalığa dökmek.

Evlerine ulaşacakları otobüsleri bekledikleri esnada, sahne bu kez durakların arasına karışan sokak sanatçılarına geçiyor ve bütün sıkıntılar yerini sazların dansına bırakıyor. Dünyanın maskelere sardığı yolculara ‘Neşet Ağam’dan bir türkü armağan ediliyor, ‘Bir anadan dünyaya gelen yolcu, görünce dünyaya gönül verdin mi?’ Bu güzel anların ardından gözler durakların karşısını süsleyen ilan panolarına çevriliyor. Her gün bin bir türlü siyasetçi reklamının yer aldığı panolar yerini bu toprakların değerlerine teslim ediyor ve Neşet Ağam’ın türküsüne babası Muharrem Ertaş’ın sureti ve sözleri eşlik ediyor, ‘Aşkınan çalışan yorulmaz.’

Tüm şehrin koşuşturması akıp giderken ‘Değişim’ kendini ayan beyan ortaya koyuyor ve şehrin şiddet dolu ruhu yerini bambaşka bir diyara terk ediyor. Şehrin merkezinde yeniden düzenlenmek istenen ‘Yürüyüş Yolu’na şairlerin en güzel şiirlerini sunabilecekleri, ressamların şehri ve insanları resmedebilecekleri, sokak müzisyenlerinin ise insanlığı müziğe doyurabilecekleri alanlar inşa ediliyor ve kim içinde ne cevher var ise onu şehirle buluşturuyor.

Çocuklar bu değişime kayıtsız kalır mı hiç? Annesinin elinden tutarak hayatın içinde sürüklenmek zorunda kalan bir çocuk, şehrin merkezine kurulan dev ekran televizyonlar karşısında durmakta ısrar ediyor. Annesinin anlam veremediği ama o küçük çocuğun hissettiği bir şeyler olduğu belli. Dakikalar içinde dev ekranlardan siyasi figürlerden arınmış bir video insanlık ile buluşuyor. Siyah beyaz ekranların olduğu zamanlardan bir kare ile TRT spikeri söze giriyor;

“Fazıl sekiz buçuk yaşında… Üç buçuk yıldır piyano dersi görüyor. Bize ‘Piyano bana ne dedi?’ adlı kendi çalışmasını sergileyecek.”

Annesinin elinden tutan çocuk dakikalarca kendi yaşlarında bir çocuğun resitalini soluksuz izliyor ve annesine dönüp bu çocuğun kim olduğunu soruyor. Şehrin içinde yarattığı kültürel zenginlik öyle güzel bir kullanımla halka sunuluyor ki bir çocuğun ufku, Fazıl Say’ın çocukluk yıllarına uzanan başarılar eşliğinde zenginliğine zenginlik katıyor.

Ne bıçakların gölgesindeki kavgalar ne bağımlılık dünyasının esir aldığı yaşamlar ne de gazete sayfalarının üçüncü sayfalarını dolduran can acıtan olaylar. Hepsi ama hepsi güzellikler içinde tarih olup yerini masallar diyarına bırakıyor.

Bir ‘ Şehir’ hayal ediyorum, hamuruna insan sevgisi ve çokça sanat katılan.

Bir ‘Şehir’ hayal ediyorum, sokaklarını şair adları ile donatan.

Bir ‘Şehir’ hayal ediyorum, dünyanın kirinden pasından uzaklaşıp kendini huzura bırakan.