Yıllardır en güzel yönetim şeklinin demokrasi olduğu savunulur.
Demokrasinin tanımına baktığımızda; demokrasinin, halkın egemenliğe doğrudan veya seçtiği temsilciler aracılığıyla dolaylı olarak katıldığı; özgürlük, eşitlik ve çoğulculuk ilkelerine dayalı bir yönetim biçimi olduğunu görürüz.
Demokrasinin temel özellikleri ve ilkeleri; millî egemenlik kapsamında yönetim hakkının halka ait olması, bireylerin hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınması, farklı görüşlerin temsil edilmesi ve çoğunluğun yönetimde söz sahibi olması, yasalar önünde eşitlik, yönetimin denetlenebilir olması ve yöneticilerin düzenli, serbest ve adil seçimlerle belirlenmesi gibi kriterlerdir. Bu yönleriyle demokrasinin en ideal yönetim biçimi olduğu söylenebilir. Ancak demokrasinin bu baş döndüren güzelliklerinin; eğitim düzeyi düşük, az gelişmiş ülkelerde yaşayan halklar üzerinde olumsuz etkiler doğurabileceği de unutulmamalıdır.
Demokrasiyle yönetilen ülkelerin yasalarındaki boşluklar istismara açık olduğundan, bu ülkelerdeki siyasi partilerde bulunan art niyetli siyasetçilerin, eğitim düzeyi düşük halkları istismar etmeleri hiç de zor değildir.
Bu siyasetçiler, halkı en çok din, bayrak ve devlet gibi kutsal kabul edilen değerler üzerinden istismar ederler.
Devlet ile hükümeti ayırt edemeyen toplumlar, kendilerini yönetmesi için seçtikleri siyasetçileri kutsayarak, zamanla kendilerini bu art niyetli siyasetçilerin adeta kulu ve kölesi gibi görmeye başlarlar. Bu durum, demokratik yollarla seçilen siyasetçilerin otokratlaşmasına zemin hazırlar.
Halkların bu hataları, demokrasiyle yönetilen ülkelerin otokratik rejimlere dönüşmesine neden olur.
Demokrasiden otokrasiye geçen ülkelerde iktidar ve tüm karar alma yetkileri tek bir kişinin (otokratın) ya da küçük bir elit grubun elinde toplanır. Halkın yönetime katılımı ya yoktur ya da ciddi şekilde kısıtlıdır; denetim mekanizmaları ise ortadan kalkar.
Otokrasi rejiminin temel özelliklerinden bazıları şunlardır:
- Mutlak gücün yöneticide toplanması (anayasal sınırlamalar olmaksızın en yüksek yetkiye sahip olması),
- Sınırlı özgürlükler ve kısıtlı ifade özgürlüğü; medyanın genellikle devlet kontrolünde olması,
- Seçimlerin ya hiç yapılmaması ya da baskı altında, göstermelik şekilde gerçekleştirilmesi,
- Liderin halka veya herhangi bir kuruma hesap vermemesi.
Otokrasiye geçen ülkelerde, siyasetçiler mutlak gücü ele geçirdiklerinde, iktidarlarını korumak adına her türlü gayri ahlaki yöntemi meşru görmeye başlayabilirler.
Bu tür yönetimlerde, otokrat siyasetçiler devlet imkânlarını kullanarak kişisel zenginliklerini artırırken, kamu kaynaklarının önemli bir kısmını yurt dışına kaçırabilirler.
Siyasi iktidarlarını sürdürmek amacıyla, muhalif siyasetçilere, yargı mensuplarına, ordu ve emniyet görevlilerine karşı istihbarat yoluyla elde edilen özel bilgileri şantaj aracı olarak kullanmaktan da çekinmeyebilirler.
Kendi bürokratik ve siyasi kadrolarını da benzer şekilde ahlaki zaafları olan kişilerden seçerek, otokrasiden episteinokrasiye geçişin zeminini oluştururlar.
Günümüzde, başta ABD olmak üzere birçok ülkenin, insanlığın ahlaki değerlerini aşındıran bu tür bir “episteinokrasi” anlayışıyla yönetildiği iddia edilmektedir.
“Episteinokrasi nedir?” diye soranlara, uzun uzun açıklamak yerine bu yazıyı bir kez daha okumalarını önerebilirim.