Türk toplumunda belli bir takıp kalıplaşmış davranış modelleri hakim, hemen her toplumun kendine has özellikleri olduğu gibi. Bu davranış modelleri, gündelik hayatın belli noktalarında kendini gösterir. Gündelik hayatta kendini gösteren bu davranış modellerinden öyle bir tanesi var ki benim üzerinde uzun yıllardır kafa yorduğum bir konu: Misafirperverlik…
Özellikle Avrupa toplumunda hemen hemen hiçbir yeri olmayan bu davranış modeli ülkemiz toplumunda kendisini güçlü bir şekilde hissettirir. Ben bu kavramın, yani misafirperverlik kavramının bu toplumun bir utanç vesikası olduğuna inanıyorum. Türk toplumunun ezelden beri içine sindirmiş olduğu bu kavramın kendini gösterdiği durumların, siyasi analizler doğru yapıldığında, yapılan bu siyasi analizlerle bire bir örtüştüğü kanaatindeyim. Bu kavram, Türk toplumunda belli bazı sonuçlar türetmektedir. Bunlardan ilki, kan bağıyla aidiyet hissedilen bireylerin dışardaki insanlardan daha değerli olmamasıdır. Bu ailevi özelliğin siyasi örtüşme ile karşılık geldiği noktada Yahudilere kol kanat geren Abdülhamit’i ya da Iraklı göçmenlere kol kanat geren Özal’ı ya da günümüzde Suriyelilere karşı gösterilen ayrıcalıkları buluruz. Tüm bunlar bir tesadüf değildir. Daima dışarının içerden daha kıymetli olduğu bu gerçeklikte, hemen her aile, misafire evdeki bireyden daha fazla kıymet verir. Onun önüne koydukları kuruyemişler, sırtına iliştirdiği yastıklar ya da ayağına tutuşturduğu terlikler, evdeki bireylere karşı çoğu zaman gösterilmez ve çoğu zaman gösterildiği iddia edilir.
Çıkan sonuçlardan ikincisi ise diyalektik kavramıyla açıklanabilir. Bir yerde misafir kavramından söz ediliyorsa, orada diyalektik olarak ev sahibi benim algısı da otomatikman yaratılmış demektir. Yani biraz önce ortaya koyduğum örneklerin, aslında psikolojik dışavurumu ev sahibinin sürekli olarak ev sahibi olduğunu hatırlatmasından ileri gelir.
Türk toplumunun misafirperverlikle ilgili diğer bir çıkarımı, insanları tanıma kapasitelerinin olmayışında gizlidir. İnsanları tanımaya çalışmak yerine onları yekten bağrına basma alışkanlığı, aile kavramına göre yabancı olan ‘misafir’lerin yine yekten benimsenmesine, bu sırada da aile kurumunun bir parçası olan bireylerin ikinci planda kalmasına yol açar. Yani vurgulamak istediğim temel nokta, Türk toplumu hiçbir zaman insanları analiz etmeye, onları tanımaya, belli verilere ulaşarak bu verilere göre onları benimsemeye çalışmamıştır. Aksine, yabancı benimsenmiş, aileye ait birey ikinci plana itilmiştir. Hemen hepimiz, çocukluk yıllarımız hatırlandığında, komşu çocuğu için azar yediğini de hatırlayacaktır. Misafirperverlik kavramındaki yücelme, diyalektik olarak ailevi aidiyet kavramındaki sinmeyi de vurgular aslında. Daha doğrusu sindirilmeyi… Sonuç olarak, bu kavramı daha iyi açıklamak için gündelik hayattan şöyle bir örnekle durumu özetlemek mümkün. Misafir diye nitelendirdiğimiz insanlar, kendilerini gelmiş oldukları evde şayet ait hissetmek ve alabildiğine özgürlük duymak yerine diken üstünde hissediyorsa, bu o kişiye bir an önce git algısı verecektir. Hayır biz öyle bir şey istemiyoruz dense bile. Benim vurguladığım temel nokta, bilinçaltı gerçekliklerinden bihaber toplumlar, yüzeysel yaşarlar ve psikolojik gerçeklerle hareket etmek yerine üstünkörü savunma mekanizmaları ile övünürler. Misafirperverlik de bu kavramların başında gelir. İşte bu sebeplerden ötürü ben, misafir kavramından hoşlanmam. Gerek siyasi bir gönderme olarak gerekse gündelik anlamda evime gelen şahısların, kendilerini evimin bir parçası gibi hissetmeleri ve özgürce hareket etmeleri gerektiğini savunurum. Diken üstünde bir yaşam zaten hayatın getirdiği bir sürünceme hiç değilse günlük yaşantımızda buna izin vermeyelim. Siyasi ya da ailevi fark etmez insanlarda öteki algısını değil aidiyet algısını pekiştirelim. Evinize gelen misafir olmasın mesela. O sizden biri ya da bizden mi demeliydim?
vvolkan.altinbas@gmail.com