İlk okul grupları ile çalışmayı çok seviyorum. Daha bir merhametli, daha düşünceli ve bir o kadarda sevgi dolu oluyorlar. Bir süredir hastaydım; birkaç kez de ders yapamamıştım. Bugün derse gelirken öğrencim benim için "hastalık çikolatası" getirmiş...
Merhamete bakın! Bu çikolatanın beni iyi edeceğini düşünüyor. Belki de solgun ve bitkin gördüğü öğretmeninin tatlı bir şeyler yiyerek canlanacağını hayal ediyor.
İnsanoğlunun hammaddesi olan çocuğa bakın! Her şeyin ham maddesi gibi ne kadar temiz ve bir o kadar da kusursuz. Daha iyi anlıyorum ki çocuk dediğimiz varlık sevgi ve şefkat doludur. Bir ebeveyn olarak sen onu nasıl şekillendirirsen, topluma onu kazandırırsın.
Son zamanlarda okullardan aldığımız haberlere bakın. Sadece 45 gün içinde üç farklı yerde gerçekleşen olaylara bakın:
2 Mart 2026’da İstanbul Çekmeköy’de 17 yaşındaki bir lise öğrencisi, okulda bıçaklı saldırı gerçekleştirerek Fatma Nur Çelik öğretmenin ölümüne sebep oluyor; ayrıca bir öğrenci ve bir öğretmeni de yaralıyor.
14 Nisan 2026’da Şanlıurfa Siverek’te 19 yaşındaki bir kişi, eski öğrencisi olduğu okula pompalı tüfekle saldırarak öğretmen ve öğrencilerden oluşan16 kişiyi yaralıyor ve saldırı sonrası intihar ediyor.
15 Nisan 2026’da Kahramanmaraş’ın Onikişubat ilçesinde 14 yaşındaki bir ortaokul öğrencisi, okulda silahlı saldırı düzenleyerek bir öğretmenin ve yaralılar arasında sonradan hayatını kaybeden öğrencilerin ölümüne neden oluyor. Söylenenlere göre saldırıyı gerçekleştiren öğrenci de olayın ardından intihar ediyor.
Bu yaşananların elbette tek bir sebebi yok; belki onlarca, belki yüzlerce, belki de binlerce nedeni var. Ama en güçlü sebeplerinden biri, çocuğun çocuk olduğunu unutuyor olmamız. Çocuğa yetişkin muamelesi yapıyoruz. Duygularını anlamak yerine, bir yetişkinmiş gibi duygularını küçümsüyor; onu suçluyor, yetmiyor, azarlıyoruz. Bir şeyleri öğretmek yerine bildiğini varsayıyor, yaptığı en küçük hatada onu dışlıyoruz. Çocuğa kendini yetersiz hissettirerek onu değersizleştiriyoruz.
Oysa bizler bile birer birey olarak toplumda var olmaya çalışırken, bir çocuğun görünür olmak istemesine anlam veremiyoruz. Kendimizi onun yerine koyup onu anlamaya çoğu zaman yanaşmıyoruz. Evde başlayan bu değersizlik hissi, dışarıda görünür olmak için her şeyi yapmayı kendinde hak görmesine neden oluyor...
Haliyle veliler evde çocuklarına ne ekerse, okulda biz de onu biçmek zorunda kalıyoruz. Biçtikten sonra ortaya çıkan tablo akıl ve ahlakla açıklanamaz bir noktadaysa, bu kez öğrenciye doğru bildiklerimizi yeniden ekmeye çalışıyoruz. Bu süreç ilkokuldan lise bitimine kadar böyle devam ediyor.
Bir ebeveyn olarak sen, eğitimini tamamlayamamış ve birey olma sürecini sağlıklı şekilde geçirememişsen; bu çocuğun sadece okuldan aldıklarıyla tam anlamıyla bir birey olması mümkün değil.
Yanlış anlaşılmasın; eğitimden kastım yalnızca okul bitirmek değil. Asıl eğitim, akıl ve ahlakın uyumuyla oluşur. Akılla bulduğumuz, ahlakla şekillendirdiğimiz değerler topluma kazandırılabilir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 41.maddesinde “Aile, Türk toplumunun temelidir.” denir. Her aile, toplumun en küçük yapı taşıdır. Bireyin toplumsallaşma süreci, değerlerin aktarımı, eğitim ve disiplin ailede başlar. Devlet, ailenin huzur ve refahını korumakla yükümlüdür. Sağlıklı aileler toplumu, güçlü toplumlar ise güçlü devletleri oluşturur.
İstikbali dışarıda aramak büyük bir hatadır. İstikbal her gün ellerimizde büyüyor. Her gün bizimle konuşuyor, görünür olmak istiyor. Biz o istikbali her gün kucaklıyor, seviyor, büyütüyoruz.
Ama bir yandan da kendi istikbalini koruyamayan bir toplum gerçeğiyle karşı karşıyayız. İstikbali sokaklarda, siyasette, parada ya da boş vaatlerde arayan büyük bir kalabalık var. Oysa gerçek çok daha yakın:
İstikbal ellerimizde.
Onu korumak, eğitmek ve büyütmek bizim sorumluluğumuz.
Mustafa Kemal Atatürk’ün de dediği gibi: “Bugünün küçükleri, yarının büyükleridir.”