Ayrıcalık körlüğü diye bir şey var.

Ve ne yazık ki en çok, “Ben aslında çok zor şartlardan geldim” diyenlerin gözünde görülmüyor.

Ayrıcalık; sadece zengin olmak değildir.

Doğduğun ev, konuştuğun dil, gittiğin okul, tanıdığın insanlar, düştüğünde seni tutacak bir elin olup olmaması… Bunların hepsi görünmez birer asansör gibidir. Sen merdiven çıktığını sanırsın ama yukarı seni asansör taşır.

İşte körlük tam burada başlar.

“Ben de çok çalıştım” diyen birine bakarsın:

Babası iflas etmiş ama hâlâ yazlığı duruyor.

Annesi öğretmen, dayısı müteahhit, arkadaşı bankacı.

En dibe düştüğünde bile düşeceği yer halı kaplı.

Ama karşısındaki biri…

Düştüğünde betonla tanışıyor.

Ayrıcalık körlüğü, kendi şansını “hak edilmiş başarı”, başkasının mücadelesini “beceriksizlik” sanma hastalığıdır.

Bu yüzden bazıları “Gençler neden ev almıyor?” diye sorar.

Bazıları “Ben bu maaşla geçiniyorum” derken, evin kira olmadığını, arabanın şirketten olduğunu unutur.

Bazıları da “İsteyen herkes başarır” diye konuşur; istemekle başlamak arasında kaç uçurum olduğunu hiç düşünmez.

En tehlikelisi de şudur:

Ayrıcalık körlüğü vicdanı susturur.

İnsan kendi konforunu sistem zanneder.

Kendi hayatını norm, başkasınınkini istisna sayar.

Oysa gerçek şu:

Herkes aynı oyunu oynamıyor.

Kimi yokuş yukarı koşuyor, kimi yürüyen bantta ilerliyor.

Ama bantta giden, terleyenle alay ediyor.

Bu yüzden bugün toplumda empati değil, tahammül tükeniyor.

Çünkü ayrıcalık körlüğü sadece görmemeyi değil, anlamak istememeyi de içeriyor.

Belki de ilk adım şudur:

“Ben bunu başardım” demeden önce,

“Ben hangi kolaylıklarla başladım?” diye sormak.

İşte o zaman gözler açılmaya başlar.

Ve belki, başkasının yükünü hafife almak yerine, omuz vermeyi öğreniriz.