Gün geçmiyor ki haber portallarında “ Bugün bir kadın daha öldürüldü ya da boşandığı eski eşi tarafından vuruldu veya yine bir eski koca dehşeti “haberleriyle karşılaşmayalım. İstatiksel verilere göre 2024 yılında 394 kadın cinayeti , 258 şüpheli kadın ölümü kaydedilirken, bugün bu oran giderek artış göstermekte olup özelliklede şüpheli kadın ölümleri Türkiye tarihinde ilk kez cinayet sayısını geçmiştir. Bu da demek oluyor ki kadınlar faili meçhul bir şekilde de olsa öldürülmeye devam ediliyor. Bu cinayetlerin büyük çoğunluğu en güvenli yer olması gereken kendi evlerinde işlenmekte olup, çoğunlukla öldürme yöntemi olarak ateşli silahlar tercih edilirken ikinci sıradaki yöntem ise kesici aletler oluyor.

Neden bu kadar istatiksel yazdığımı merak ediyor olabilirsiniz. Bu verileri özellikle yazmamdaki ana sebep durumun vehametinin daha iyi anlaşılması ve bu sorunun artarak devam ettiğini herkesin anlamasını istiyorum.

Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Biz gerçekten üzülüyor muyuz, yoksa sadece alıştığımız bir acıyı tekrar mı izliyoruz? Oysa ki her kayıp sadece bir hayatın değil; bir hikayenin, bir ihtimalin, bir geleceğin kaybı. Her öldürülen kadınla birlikte biraz daha eksiliyoruz. Biraz daha susuyor, biraz daha kabulleniyoruz. Ama kabullendikçe de büyüyor bu karanlık. Ve belki de en büyük sorun, bütün bunlara alışıyor gibi yapmamızda.

Her kadın cinayeti haberinde aynı cümleler dönüp duruyor: “çok güzeldi”, “hayat doluydu”, “kimseye zararı yoktu”… Sanki bir kadının yaşamayı hak etmesi için güzel, iyi ya da kusursuz olması gerekiyormuş gibi. Oysa mesele bu değil. Bir kadının yaşaması için hiçbir gerekçe sunmasına gerek yok. Yaşamak, zaten en temel hakkı. Kadın olmak eskilerde anneliğinde vermiş olduğu sıfatla bir övgüyken, bugün gelinen noktada tamamen ironik bir ağırlığa dönüşmüştür. Kadının varlığı , hala birilerinin kontrol etmek istediği bir alan olarak görülmekte, sevgiyle değil sahiplenmeyle yaklaşılan bir zihniyetin içinde, en saf haliyle bile ezilmektedir.

Asıl sorun, kadını birey olarak değil, bir “aidiyet” nesnesi olarak gören anlayışta. Sorun, “benimsin” cümlesini sevgi sanan dilde. Sorun, bir kadının hayatını, bir erkeğin öfkesine sığdıran karanlıkta.

Son olarak demem o ki, bu yalnızca bir kadın meselesi değil bir ülkenin vicdan ve insanlık meselesidir. Ve vicdan görülmez, hissedilir..