Şöyle bir düşünüp soralım kendimize: “En son ne zaman başımızı kaldırıp gökyüzüne baktık?” Ya da “Gözlerimizi kapatıp doğanın sesini dinledik mi, etrafımızın nasıl koktuğunu merak ettik mi?” Kimse kimseye gerçekten bakmıyor, birbirine temas bile etmiyor. Herkes ekranına gömülmüş; kendi küçük dünyasında ama o dünyaların hiçbiri gerçekten “kendine ait” değil. Farkında değil belki insanoğlu ama duyu organlarımız artık parmaklarımızın ucunda. Göreceklerimizi de duyacaklarımızı da hissiyatımızı da avucumuzdan hiç bırakmadığımız küçük bir kontrgerilla ya teslim etmiş durumdayız.

Bizi kısıtlayan, kendisine mahkum eden, düşünmemize bile izin vermeyen bir sistemin kölesi olmuşuz. Ve ne acıdır ki bu düzeni “özgürlük” diye adlandırabiliyoruz. İstediğimiz her şeye ulaşabilmeyi özgürlük sanıyoruz çünkü. Oysa ki gerçek özgürlük , seçeneklerin çokluğu değil; o seçenekleri kimin belirlediğini sorgulayabilmektir. Biz ise sorgulamayı çoktan bıraktık. Belki de en sert gerçek şu: Distopya (kötücül, baskıcı, gerçek dışı) dışarıdan gelmedi. Biz onu hayatımıza davet ettik. Kolay, hızlı ve rahat olduğu için.

Distopya, insanların zincire vurulmasıyla kurulmaz. İnsanların zincirlerini fark etmemesiyle kurulur. Zira bunu anlamak için büyük olaylara bakmaya gerek yok. Küçük şeylere bakmak yeterli. Sabah gözünü açar açmaz telefona uzanıyorsun. Birkaç dakika diye başlayan izlence, zihninin başkaları tarafından şekillendirildiği saatlere dönüşüyor. Ne düşüneceğin, neye öfkeleneceğin, neyi önemseyeceğin…Hepsi sana sunuluyor. Sen seçtiğini sanıyorsun ama seçeneklerin zaten seçilmiş. Farklı hayatlar yaşasak ta aynı şeyleri düşünüyoruz. Aynı öfke, aynı korku, aynı gündem. Bu bir tesadüf değil. Çünkü bunların hepsi aynı algoritmanın ürünü.

Bu düzen bir gün ansızın gelmedi. Küçük kabullerle, küçük vazgeçişlerle hayatımıza sızdı. İşte o vakit, bu küçük ihmaller bir ihtimal olmaktan çıkıp büyük bir alışkanlığa dönüştü. İnsan alıştığı şeye yabancılaşmaz. Arama motoruna meraktan bir şey yazıp araştırma yapmak istesek, günlerce ekranlarımızda o şey bizi takip edip duruyor. Her şeyimiz aslında kayıt altında. Mahremiyet dediğimiz, insanın kendine ait olanı koruyabilme hakkı bile neredeyse nostaljik bir kavrama dönüşmüş durumda.

Ve biz buna “HAYAT” diyoruz.

Şimdi birbirimize bakıp dürüstçe soralım:

En son ne zaman kendi fikrinle düşündün? Ne zaman kimsenin yönlendirmediği bir duyguyu hissettin? Ve en son ne zaman yalnız kalıpta bundan kaçmadın?

Eğer bu soruların cevabı seni rahatsız ediyorsa ki umarım öyledir, işte o zaman hala umut var demektir.

Sevgiyle kalın…