Hep birlikte şahit olduk ki dünya 2025’te sadece krizler üretmedi; aynı zamanda ezber bozdu. Güç dengeleri yer değiştirdi, el değiştirdi, gücün ve dengenin tanımı dahi değişti, uluslararası sistemin arızaları görünür hale gelirken harbin tuttu bir de harbin dili değişti. MİT’in 2025 Faaliyet Raporu bu kırılmaları teknik bir çerçevede, anlaması gerekenin anlaması gerektiği kadarıyla anlatıyor. Vatandaşın ‘ne anlatıyor ola ki?’ dediği bir noktadan görebileceği gerçek şu: Türkiye Cumhuriyeti, istihbarat aklını yeniden konumlandırıyor.

Tabii bu bencesi…

Yine bencelerle devam edecek olursam, en rahat ifade edebileceğim şey şu olacak, mevzu artık yalnızca bilgi toplamak değil; doğru, kıymetli ve zamanında bilgiyi üretmek. Öyle ki, bunu doğrudan Türk İstihbaratının Şefine bağlıyorum, MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın, Milli İstihbarat Akademisi tarafından düzenlenen Uluslararası İstihbarat Çalışmaları Kongresi’nde “İstihbarat nedir?” sorusuna panoya yazdığı o kısa cümle aslında dönüşüm aklının A-B-C’si: “İstihbarat doğru ve kıymetli bilgidir.”

Bu kısa ve basit cümle elbette büyük bir anlatı. Basit gibi görünen ama üzerinde kuvvetle ihtimal ömürce düşünülmesi gereken bir tanım çünkü çağımızda bilgiye ulaşmak zor değil; zor olan o bilgi yığını içinden doğru olanı seçmek ve onu kıymetli hale getirmek. Denebilir ki, ‘Big Data’ denen bu büyük veri çağında herkes veri toplayabilir. İyi de anlamı kim üretir? Ne zaman üretir? Kim için ve ne amaçla kullanır? Bu da zannediyorum modern istihbaratın kırılma noktası olarak öne çıkan sorular…

Açık kaynaklara yansıyan haberler ve resmi açıklamalar, MİT’in son yıllarda dış operasyon kabiliyetini ciddi biçimde artırdığını gösteriyor. Öyle ya, yurt dışında gerçekleştirilen ‘zınk’ derecesinde nokta operasyonlar, terör örgütlerinin üst düzey isimlerinin etkisiz hale getirilmesi ya da Türkiye’ye getirilmesi, farklı coğrafyalarda kurulan operasyonel ağlar ve bilinmeyen niceleri! Bütün bunlar artık istisnai değil, sistematik bir kapasiteye işaret ediyor. Tüm bunlar karşıdan bakana, klasik savunma refleksinden çıkıp tehditi kaynağında karşılayan bir anlayışa geçildiğini gösteriyor.

Kuvvetle muhtemel, Suriye sahası da bu dönüşümün en kritik laboratuvarlarından biri oldu. Suriye’de yaşanan değişim ve Türkiye’nin bu süreçte sahada kurduğu temas ağları; insani, siyasi ve askeri düzlemde oluşturulan ilişkiler, HUMINT kapasitesine ciddi bir derinlik kazandırdı. İnsan istihbaratı, insan var oldukça taşıyacağı o niteliği – sahadan doğrudan temasla elde edilen bilgi ile teknolojik imkânların arttığı bir çağda bile belirleyici olma özelliğini muhafaza ediyor. Tamam, elbette uydu görüntüsü size bir hareketliliği gösterir; ancak o hareketin niyetini, arka planını ve iç dinamiklerini çoğu zaman ancak insan kaynağı anlatır.

Nitekim Suriye sahasında yürütülen yüksek profilli operasyonlar, hibrit istihbarat yaklaşımının ‘al sana’ örneklerini birer birer sundu. Buna bir örnek verelim dersek, DEAŞ lideri Ebu Bekir el-Bağdadi’ye yönelik gerçekleştirilen operasyonda basitçe ne oldu? Teknik istihbarat unsurları hedefin yerinin daraltılmasında kritik rol oynarken operasyon kararını aldıran ‘şey’ sahada oluşturulan temas ağları ve devşirilen insan -denirse- kaynaklarından elde edilen verilerle mümkün hale geldi. Satın alınan ya da ikna edilen yerel unsurlar üzerinden kahvehane tabiriyle ‘hadi’ dedirten bilginin sonucunda Bağdadi, kör şafakta Türk Ordusuyla karşılaştı. Bilinen son, kendini havaya uçurdu.

İşte bu yalnızca bir askeri müdahale değil insan ve teknolojiden teşkil hibrit istihbaratın nasıl aynı gövdede birleştiğini gösteren çarpıcı bir örnek olarak karşımıza çıkıyor.

Bu çerçevede Suriye’deki dönüşüm, Türkiye’nin bölgedeki bilinen ve henüz tam anlamıyla çözümlenmemiş tüm paydaşlarıyla kurduğu çok katmanlı ilişkiler üzerinden Türk istihbaratına yalnızca taktik değil, stratejik bir perspektif ve derinlik kazandırdı.

Raporda altı çizili vurgulara dönecek olursak:
HUMINT ile teknolojik istihbarat araçlarının karma operasyon kabiliyeti uzun süredir gündemde. Ancak 2025 raporunda en net ve en sık vurgulanan başlık, az önce de değindiğim gibi “hibrit istihbarat yaklaşımı” oldu. Son dönemde ilk kez uygulanan yapay zekâ destekli analizler, sinyal ve uydu istihbaratıyla entegre yürütülen Teşkilat destekli emniyet operasyonları ve büyük veri çözümleri bu dönüşümün teknolojik ayağını oluşturuyor.

Öte yandan sahadaki insan unsuru, kurulan ilişkiler, diplomatik temaslar ve yerel ağlar önemini koruyor. MİT’in klasik yöntemlerle ileri teknolojiyi birlikte kullandığını vurgulaması, aslında bu iki hattın rakip değil tamamlayıcı olduğunu gösteriyor.

Şunu bellemek gerek heralde, bu yüzyılın istihbaratı ne yalnızca sahada yürütülen bir insan operasyonu ne de ekran başında yapılan bir veri analizi. Bu biri geleneğin biri geleceğin asli unsurlarını, aynı potada eritebilmek güç demek, olmalı.

Rusya-Ukrayna savaşının nükleer restleşmeler ve otonom silah sistemleriyle yeni bir evreye girmesi, ABD-Çin rekabetinin “yeni soğuk savaş” karakteri kazanması, Afrika’nın yine zibilyon adet küresel gücün -ki üstelik legal devlet unsurlarıyla da sınırlı değil artık- satranç tahtası olmaya devam etmesi, raporun yayınladığı günlerde NATO bünyesinde tatbikata katılan Anadolu Görev Gücü’nde ilk kez TB3’lerin kullanımı ile yeniden şekillenen doktrinler… Bütün bunlar Türkiye gibi jeopolitik fay hatlarının ortasında duran bir ülke için sadece dış politika başlığı değil, doğrudan güvenlik meselesi.

TBMM Güvenlik ve İstihbarat Komisyonu Başkanı Veysal Tipioğlu ile yaptığım röportajda söylediği şu cümle bu yüzden dikkat çekiciydi: Türkiye, jeopolitik ve jeostratejik konumu itibarıyla tarih boyunca çok boyutlu tehditlerle karşı karşıya kalmıştır. Ancak bu coğrafyada iç birliği, kardeşlik hukukunu ve milli dayanışmayı tesis ettiğinizde, aynı coğrafya size dünya gücü olma imkânı sunar.

Bu yaklaşım, 2025 raporunda vurgulanan “denge ve tahkimat” dönemini de açıklıyor. Bir yandan dışarıda çok boyutlu bir güç mücadelesi var, diğer yandan içeride milli birliği koruma refleksi. En nihayetinde biz, enerji yolları, ticaret koridorları ve bölgesel krizler ülkesiyiz… Vatan fabrikamızın bulunduğu coğrafya risk üretmeye de, güç üretmeye de müsait.

Kalın’ın “Heidegger’in Kulübesine Yolculuk” kitabına baktığınızda da Türk İstihbaratının yaşadığı kabuk değişimine benzer bir zihinsel çerçeve görüyorsunuz. Heidegger’in Kara Orman’daki sade kulübesinden yola çıkarak varlık, hakikat ve düşünme üzerine yapılan sorgulamalar aslında bir tür derinlik çağrısıdır ya hani? Yüzeyde olanla yetinmemek, görünenin arkasına bakmak, anlamı aceleyle tüketmemek, bunların yekunu bu felsefi yaklaşımın istihbarat alanındaki karşılığı olarak ham veriyle yetinmemeyi, bilgiyi hakikat süzgecinden geçirmek ve stratejik anlam üretmeyi işaret ediyor denebilir.

Kalın tarafından istihbaratın “doğru ve kıymetli bilgi” olarak tanımlanması, tam da bu yüzden sadece teknik bir tarif değil; ‘epistemolocik’ bir tercih. Öyle ya sayın okuyan, ne her bilgi doğrudur ne de her doğru bilgi kıymetlidir. Kıymet, o bilginin karar alıcı için zamanında ve stratejik bir anlam taşımasıyla oluşur. Komedyenin sahnede anlattığı gibi, ulak Bursa’dan İstanbul’a padişaha gelir ve der ki, yangın çıktı! Hadi bakalım alalım bu bilgiyi ne yaparsak yapalım, mesela.

Açık kaynaklara yansıyan sevimli sınır dostlarımızın casusluk operasyonlarının akamete uğratılması, masumlara tonajlı bombalar atan uluslararası destek sahibi uşakların ajan ağlarının deşifre edilmesi, anakara dışından dahi ‘sırf bölücülük olsun diye ha’ dezenformasyon faaliyetlerine karşı yürütülen çalışmalar da bu çerçevede okunmalı. Anladık ki, modern çağda savaşın bir cephesi de zihinler. Algı operasyonları, bilgi kirliliği, manipülasyon kavramları eli değnekli amcalar tarafından da sosyal medyanın ‘ne idükleri’ tarafından da platform buldukça, had gördükçe depderin analizler ile hayatımıza girdi zaten. Eh, biz de büyümüş sıpalar değilsek anladık ki tüm bunlar artık tank kadar, füze kadar etkili araçlar. Nihayetinde, rahatlıkla diyebiliyoruz ki istihbarat sadece sınır hattında değil, dijital alanda da teyakkuz halinde.

Unu suyu ve şekeri tencereye kattık çıkan helva aşağı yukarı şu:

Türkiye Cumhuriyeti, istihbaratını yalnızca operasyonel kapasiteyle değil, kavramsal çerçevesiyle de dönüştürüyor. Sahada aktif, teknolojide iddialı, analizde derinleşmeye çalışan bir yapı inşa ediliyor, deniyor.

Elbette, dünya belirsizlik çağına girmiş olabilir. 1945 Sonrası kurulan dünya düzeni çökmüş olabilir mi? Olabilir. Küresel normlar aşınıyor, uluslararası düzen çözüm üretmekte zorlanıyor olabilir. İşte tam da böyle dönemlerde devletlerin en büyük gücü, doğru soruları sorabilme ve doğru bilgiyi üretebilme kapasitesi olarak hem geçmişte hem günümüzde ibretlerle aleme gark olmuş durumda.

Şöyle bir şey konuştuk, MİT 2025 raporunda ‘görünmez’ kalemle nelerin altını çizmişti, ben ne anladım, Sayın Kalın inanıyor ki; İstihbarat doğru ve kıymetli bilgidir.

Gerisi, o bilginin hangi akılla ve hangi ufukla kullanıldığı meselesi.

En sonra, siz ne anladınız?