Geçtiğimiz aylarda yayınlanan yazımızda söz ettiğimiz Semiha Berksoy’un Atatürk’ün çalışma masasında gördüğü ünlü Alman besteci Richard Wagner’in büstü aslında bir kağıt ağırlığıydı. Ülkenin kurtuluş reçetesini çıkardığı sabahlara kadar süren toplantılardan, fikir alışverişlerinden geriye kalan projelerin yazılı olduğu kağıtların uçmaması, yitip gitmemesi için üzerinde Wagner’in resmedildiği ve adının yazdığı bir ağırlık…

Söz uçar, yazı kalırdı. Atatürk bunun farkındaydı. Sadece o kağıt ağırlığı bile bu küçük detay bile ülkenin genç sanatçılarının Ata’nın entelektüel birikimine karşı duydukları hayranlığı arttırmaya yetiyordu. Atatürk için, nice savaşlardan çıkmış ulusun çocuklarını neşelendirebilmek için sanat en büyük anahtardı. Savaşlardan geriye kalan kimsesiz çocukların kimsesiydi cumhuriyet ve hem maddi hem manevi yoksunluklarla mücadele eden bu çocukların sağlıklı bireyler olarak “Beyaz Zambaklar Ülkesi’nde” ki bataklık gibi üzerinde hiçbir şey yeşermeyecekmiş gibi görünen bu yerin kurtuluşunda pay sahibi olmaları hedeflenmişti. Onlar okuyacaklar, birer mühendis, birer sanatçı, birer öğretmen olacaklardı. Bu yüzden Mustafa Kemal Atatürk, çocuklara bir bayram hediye edecekti.

Çok uzun yıllar sonra… 1979 yılı UNESCO tarafından “Çocuk yılı” ilan edildi. Ülkemizde de 23 Nisan 1979 yılından beri TRT tarafından 23 Nisan Uluslararası Çocuk Şenliği olarak kutlanmakta. 23 Nisan 1979 tarihindeki bu ilk TRT Uluslararası Çocuk Şenliği’nde 9 yaşındaki bir piyanisti görürüz piyanosunun başında. Üç buçuk yıldır piyano eğitimi alan bu dahi çocuk “Piyano bana ne dedi?” adlı eserini harikulade bir şekilde icra ediyor ve kendisini izleyenleri adeta büyülüyordu. Türk halkının kendisiyle ilk tanışmasıydı bu ve son olmuyor. Bu küçük piyanist, müziği çok seviyor. Sevdiği alanda çok kısa sürede üstün başarılar elde ediyor. Küçük bir çocukken televizyonda 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda verdiği ilk konserinin mimarı Atatürk’ü de unutmuyor. Yıllar sonra kendisine olan vefa borcunu uluslararası alanda tanınan bir Türk müzisyen olarak devam ettirmekle kalmayıp Atatürk anısına “Yürüyen Köşk” adlı bir beste yapıyor.

Atatürk gibi kendisi de Wagner’in bestelerinin hayranıdır. Yıllar sonra bu ünlü bestecimiz Wagner’in en büyük hayranı olan ünlü filozof Nietzsche’yi aynı bestede buluşturur: “Nietzsche and Wagner for piano / Opus 49”.

Ve bestesinin yer aldığı nota kitabında Lindsay Chalmers- Gerbracht'ın çevirisi ile şu ifadeleri görürüz: “Bu çalışmayı Nietzsche ve Wagner'e ithaf ediyorum. Nietzsche'nin karakterini enerjik, acı dolu ve sert, ikinci bölümde tasvir edilen Wagner'i sakin ve meditatif atmosfer ve Tristan ve İsolde operasının temaları içerisinde tasvir etmeye çalıştım. Bu iki karakter arasındaki felsefi ve sanatsal alışverişin yanı sıra, Liszt'in kızı ve Wagner'in eşi Cosima'nın Nietzsche tarafından arzulanmasının verdiği aşk ve gerginliği iki bölümde de hissedebilirsiniz.”

1979 yılında 9 yaşında bir çocukken “Piyano bana ne dedi?” diye soran ünlü piyanistimiz Fazıl Say’dır. Fazıl Say, Atatürk ilke ve inkılaplarının yolunda ilerleyen çağdaş bir müzisyen olarak, ulusal ve uluslararası alanda aldığı pek çok kıymetli ödülle müzik yolculuğunu ve üretimini sürdürmeye devam ediyor. Onun 9 yaşında TRT’de icra ettiği bu güzel performansı gören ülkemizden ve dünyadan kim bilir kaç çocuk piyanist olmaya heveslenmiştir…

1979 yılı UNESCO tarafından “Çocuk Yılı” ilan edildi demiştik. Ülkemizde ve tüm dünyada “çocuk yılı” büyük ses getirdi. Özellikle sanat alanında çocuk hakları çok ciddi yankı buldu. Ülkemizde 1979 yılında çekilen ve sokaklarda yaşamak zorunda kalan çocukların hikayesini konu alan bir film de büyük ses getirdi. Filmin adı, Yusuf ile Kenan.

Ömer Kavur’un yönetmenliğindeki bu filmde babaları kan davası yüzünden öldürülen iki kardeşin amcalarını bulmak için çıktıkları İstanbul yolculuğu ve İstanbul’da yaşadıkları zor zamanlar 1980 darbesinin arifesinde yaşanan olaylarla birlikte işlenir. Film, Türkiye’de sansüre maruz kalsa da Milano Film Festivali’nde büyük ödüle layık görülür.

1979 Antalya Altın Portakal Film Festivali sansür sebebiyle iptal olsa da 32 yıl sonra en iyi çocuk oyuncu ödülü filmdeki Yusuf’a hayat veren oyuncuya geç de olsa teslim edilir. Ödül konuşmasında ise ödülü aldığı dönemin toplumsal yaralarından birini es geçmez ve ödülünü atanamayan öğretmenlere ithaf eder: “Ben ödülümü 32 yıl sonra alıyorum atanamayan öğretmenler 32 yıl sonrayı beklemesin.”

Yusuf rolüne hayat veren kahramanımızın oyunculuğa ilgisi daha küçük yaşlarda başlamıştır. Babası Mehmet Bey, Yeşilçam’da pek çok unutulmaz filmin prodüksiyon amirliğini yapıyor, daha sonra ise Darülbedayi’de aksesuar şefliği…

İşte tam da bu zamanlarda kahramanımız tiyatro ile tanışıyor. Şehir tiyatrosundaki her oyunu defalarca izliyor hem de daha 6 yaşındayken. Türk tiyatrosuna adını altın harflerle yazdırmış ünlü oyuncuları o yıllarda Shakespeare’in, Çehov’un oyunlarında izliyor. Oyun bittikten sonra tiyatroya yakın olan evlerine babasının çalıştığı birimdeki personeller bırakıyor. Yaşıtları o saatlerde ertesi gün okula gidecekleri için çoktan uyumuş olmalarına rağmen, o geç saatte eve gelip uykuya dalıyor. Rüyasındaysa tabi ki sahnede olmak hevesi!

Sahnede bir oyuncudur artık o rüyada da olsa. Sahnenin bir tarafından o giriyor, diğer tarafından Suna Pekuysal! Çocukluk rüyalarını gerçekleştiriyor da… Yıllar sonra “Ahududu” oyununda Suna Pekuysal ile başrol olarak aynı sahneyi paylaşıyor. İstanbul Şehir Tiyatroları’na 12 yaşında giriyor. 16 yaşında stajyer kadroya alınıyor. Ve yıllarca hizmet verdikten sonra Darülbedayi’ye yönetici oluyor. Sonra öyle bir zaman geliyor ki bir gün masasında bir evrak. Bir sanatçının emeklilik evrakı. Kağıttaki adı görünce duraksıyor, duygulanıyor. Dünyada çok az kişiye nasip olacak bir andır o an. Babası aksesuar şefi Mehmet Bey’in emeklilik evrakına imza atarak onay veriyor usta oyuncu Cem Davran!