''Hiçbir şey eskisi gibi değil” cümlesi, son yılların en sık kurulan ama en az sorgulanan cümlesi haline geldi.

Her masada, her sohbette, her yıl sonunda mutlaka söyleniyor.

Ve her defasında aynı yere bağlanıyor: “Bu yıl da olmadı.”

2025 yılı biterken, bu cümleyi kuranların büyük kısmı, umduğunu bu yıldan da bulamadığını düşünüyor.

Beklenen olmadı, hayat kolaylaşmadı, yükler hafiflemedi.

Çözüm mü?

Umut, bir kez daha ertelendi. Bu kez 2026’ya.

Oysa belki de sormamız gereken soru şu:

Gerçekten hiçbir şey mi eskisi gibi değil, yoksa biz mi artık eskisi gibi değiliz?

Bu cümle çoğu zaman bir tespit değil; bir kaçış biçimi.

Kendimizi yönetmekten, sorumluluk almaktan, mücadele etmekten kaçış.

Hayatın bize sunduğu imkânları görmekten, sahip olduklarımızın kıymetini bilmekten kaçış.

Daha da önemlisi; mutlu olmayı öğrenmekten kaçış.

Bugün birçok insan, mutsuzluğunun nedenini sürekli dışarıda arıyor.

Ekonomide, siyasette, sistemde, başkalarının tercihlerinde…

Elbette bunların hepsi hayatı etkiliyor.

Ama her şeyi bunlarla açıklamak, bireyin kendi payını tamamen yok saymak anlamına geliyor.

Bir örnek verelim.

Aynı şartlarda yaşayan iki insan düşünün.

Biri her gün “bu ülkede yaşanmaz” diyerek hayata küserken,

diğeri imkânları ölçüp biçip kendi yolunu açmaya çalışıyor.

Biri sürekli geçmişi özlerken,

diğeri bugünü anlamaya, yarını kurmaya uğraşıyor.

Şartlar aynı.

Sonuçlar farklı.

Çünkü farkı yaratan şey, şartlardan çok bakış açısı.

Bugün yaşadığımız psikoloji, yalnızca ekonomik ya da toplumsal bir kriz değil.

Bu aynı zamanda bir zihniyet meselesi.

Kendi hayatına dair hiçbir sorumluluk almak istemeyen,

ama yaşadığı her olumsuzluk için mutlaka bir suçlu bulan bir ruh hali…

Oysa kaybettiklerimiz için üzülmek insanidir.

Ama onlara takılıp kalmak bir tercihtir.

Keşkelerle yaşamak mümkündür ama sağlıklı değildir.

Sürekli geçmişe dönüp “şöyle olsaydı” demek, bugünü heba etmekten başka bir şey değildir.

Daha iyi bir hayat mümkün mü?

Evet, mümkün.

Ama bu, bir takvim yaprağı değişince kendiliğinden olacak bir şey değil.

2026, 2025’ten daha iyi olacak diye bir garanti yok.

Tıpkı 2025’in, 2024’ten otomatik olarak daha kötü olmadığı gibi.

Yıllar değişir, ama zihniyet değişmezse sonuç değişmez.

Gerçekle yüzleşmek zorundayız:

Bu düzeni, bu ruh halini, bu toplumsal yorgunluğu bir şekilde biz de besliyoruz.

Evde, işte, sokakta, trafikte, ilişkilerde…

Küçük ihmallerle, ertelemelerle, “benden bir şey olmaz” cümleleriyle.

Her şeyin başı bireyin kendisi.

Ve herkes, kendi payına düşen sorumluluktan mesul.

Belki de bu yılın sonunda yapılması gereken şey,

umutları bir sonraki yıla ertelemek değil;

bahaneleri burada bırakmaktır