Devlet dediğimiz şeyi, yalnızca binalardan, makam araçlarından, protokol sıralarından ibaret mi görmeliyiz?
Oysa devlet dediğimiz, bir annenin çocuğunu okula gönderirken içinin rahat olmasıdır. Bir genç kızın akşam eve dönerken arkasına bakmamasıdır. Bir öğretmenin sınıfa girerken “Acaba bugün başımıza ne gelecek?” diye düşünmemesidir.
Ama öyle bir noktaya geldik ki, artık bu cümleler bir temenniden öteye geçemiyor.
Bir vali düşünün. Ya da düşünmenize gerek yok. Direkt yazayım. İsmini bile anmak istemeyeceğimiz birisi.
Tunceli Valisi. Yani o ilde devletin kendisi. Bir anlamda Türkiye Cumhurbaşkanı’nın, bir anlamda hükümetin gölgesi. Yetki onda, sorumluluk onda, imza onda. Ama gelin görün ki, o makamın ağırlığı, bir çocuğun hayatının ağırlığını taşımaya yetmemiş. Yetmemiş ki, evladı yaşındaki Gülistan Doku’nun ölümümü saklamış, örtünün altına itmiş.
Kimse duymasın diye de makamının yani gücünü aldığı, vatandaşın kutsallık addettiği devletinin tüm imkanlarını seferber etmiş.

Peki nereden başlayalım?

Bir okuldan dokuz çocuk çıkıyor, tabutlarla. Bir öğretmen… O da toprağa veriliyor. Ve sonra ne oluyor? Bir isim görevden alınıyor: il millî eğitim müdürü. Sanki bütün bu felaket, tek bir kalemin ucundan çıkmış gibi. Sanki diğer makamlar, o gün izinliymiş gibi. Sanki sorumluluk, zincir değil de tek halkalı bir bilezikmiş gibi.

Oysa sorumluluk paylaşıldıkça azalmaz; tam tersine, paylaşıldıkça büyür. Bir ilin güvenliğinden kim sorumludur? Vali mi? Emniyet müdürü mü? Kaymakam mı? Bakanlık mı? Yoksa hepsi mi?

Cevap basit ama can yakıcıdır, ağırdır: Hepsi.

Ama biz ne yapıyoruz? Bir kişiyi alıp “suçlu” diye etiketliyoruz, sonra dosyayı kapatıyoruz. Vicdanımızı da o dosyanın arasına sıkıştırıyoruz.

Ardından klasik cümleler geliyor ve artık neredeyse ezberledik;

“Hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet…”

“Yaralılara acil şifalar…”

“Güvenlik önlemlerini artıracağız…”

Peki sormak gerekmez mi?

Olmadan önce neredeydiniz?

Güvenlik dediğiniz şey, mezar taşlarının ardından mı başlar?

Ve daha ağır bir soru:

Kaçıncı çocuk bu?

Bir kız… Henüz yirmisinde. Hayatının en başında. Kendi hikâyesini yazacakken, başkalarının karanlık cümlelerine mahkûm edilmiş. Ona yalnızca bir insan kötülük etmemiş. Bir zincir var orada. Biri saldırmış, biri taşımış, biri gömmüş, biri delil karartmış, biri susmuş. Ve en korkuncu birileri bilmiş.

Bilmek, sorumluluktur. Susmak, suç ortaklığıdır.

Bu artık bireysel bir suç değil. Bu, planlanmış bir vicdansızlık. Adı konulmamış bir ittifak. Bu, organize suçtan daha ağır bir şey: organize kötülük.

Ve o kötülük, yalnızca o karanlık gecede kalmıyor. Gündüz vakti meydanlara da taşınıyor. Çünkü insanlar susmuyor artık. Gençler, ellerinde pankartlarla, dillerinde öfkeyle, kalplerinde korkuyla sokağa çıkıyor. “Yeter” diyorlar.

Ama karşılarında ne buluyorlar?

Şiddet.

Bir kez daha şiddet.

Ve yine şiddet.

Soruyorum:
Zaten şiddetin kurbanı olmuş bir toplumda, protesto edenlere şiddet uygulamak neyi çözer?

Hangi yarayı sarar?

Hangi güveni yeniden inşa eder?

Bir yandan gençler öldürülüyor, diğer yandan o ölümleri protesto eden gençler bastırılıyor. Sonra dönüp soruyoruz: “Bu çocuklar şiddeti nereden öğreniyor?”

Cevap acı ama açık: Gördüklerinden.

Devlet, sadece adalet dağıtmaz; aynı zamanda örnek olur. Eğer örnek şiddetse, sonuç da şiddet olur. Eğer örnek suskunluksa, sonuç da çürüme olur.

Bugün kaybettiğimiz şey sadece o çocuklar değil. Veya Gülistan Doku değil. Bugün kaybettiğimiz, güven. İnanç. Adalet duygusu.

Ve bunlar bir kez kaybedildi mi, bir daha kolay kolay bulunmaz.

Bir ülke, en çok çocuklarını kaybettiğinde değil, onların ölümüne alıştığında çöker.

Oysa olması gereken şu olmalıdır: Devlet kutsaldır. Ancak bireyler değil. Bireyler gelir geçer, geriye bir tek devlet kalır.

Bunu anlamaktan öte, uyguladığımız an, emin olun ki ne okuldaki 9 canı kaybederiz, ne de Gülistan Doku gibi faili meçhul cinayetlere kurban gitmiş nice vatan evladımızı…

Gulistan Doku 2453653