Erkek arkadaşınıza ya da kocanıza ‘Ölümüm senin elinden olsun!’ der miydiniz? Dermişsiniz! Hem de yaşamınızın baharında daha yirmili yaşlarınızdayken...
Bu soru, bugün tramvaydayken genç bir kızın erkek arkadaşına kurduğu cümleydi. Bu cümleyi duyduğum anda irkildim. Nasıl bir aşk, nasıl bir sevgiydi bu böyle? Bir kadın, karşısındaki bu erkeği nasıl sevmiş olabilirdi ki bu cümleyi kurabildi? Hele ki ülkemizde her gün bir kadının, erkek arkadaşı ya da kocası tarafından katledildiği bu zamanda.
Bırakın kadın olarak, erkek olarak da birini sevmenin ne demek olduğunu bilmiyoruz. Bilmeyi geçtim, bu sevginin karşısında kendin olarak kalmanın ne demek olduğunu düşünmüyoruz bile. Birine ihtiyaç duyduğumuzdan mı severiz, yoksa benliğimizi büyüterek yaşatmak için mi? Elbette konunun bu tarafını ele almak bir matematikçi olarak bana düşmez. Ancak bir kadın olarak belirtmek zorundayım ki sevgi, ölmeyi değil yaşamayı gerektirir. Birine duyduğunuz sevgi benliğinizi ele geçirdiyse, orada özgürlük değil tutsaklık vardır.
Kadınlar olarak yüzyıllardır içerisinde yaşadığımız bu ataerkil toplum düzeninde özgürlüğümüzün farkına varmışken, nasıl olurda bir erkeğe bu denli beslediğimiz sevgiyi felakete dönüştürebilirdik? Elbette çok sevebiliriz. Buna kimsenin yorum yaparak müdahale etmeye hakkı yoktur. Ancak bu denli bir adanmışlık, celladına duyulan bir sevgi değil de nedir? Bir kadın olarak varoluşsallığımızı bir erkek üzerinden değil, kendi akıl ve hür irademiz üzerinden olduğunu ne zaman öğreneceğiz?
Elbette sevmek ve sevilmek istiyoruz. Diğer bir çok canlı ile ortak noktamız olan sevme ve sevilme dürtüsü, ruhlarımızın besini. Ama bu besinin karşılığı ölüm olamaz. Olmamalı... Burada anlatmak istediğim bu! Hayat merkezlerimizin bir kişilik olduğunu unutuyoruz. Ne yazık ki çoğu kadın sevdiğinde, yavrusunu bir düşmandan koruyan bir anne refleksi ile teslimiyet ve hâkimiyet dürtüsüne bürünüyor. Bu da kadının ilişki sırasında ki konumunu bir partnerden ziyade bir anne rolüne dönüştürüyor.
Oysaki bir anne, çocuğun hayattaki ilk temas noktasıdır; güvenin, şefkatin, korumanın ve koşulsuz sevginin ilk adresidir. Ancak karşı cinslerle kurulan ilişkiler, duygusal ve zihinsel kurulan bir yakınlık ilişkisidir. Yani -bakın altını çizmek istiyorum- “Ben”den vazgeçmeden “biz” kurma cesaretidir.
Soruyorum şimdi size: Bu cümleyi kuran bir kadın anne rolünde midir, yoksa bir partner mi? Birinin hayatına eşlik etmek, kendi hayatını vermek değildir! Birbirinden zihnen ve ruhen destek alarak büyümektir. Bir sevgi size ölebilmeyi hissettiriyorsa, lütfen oradan uzaklaşın. Zira orada bir yaşam değil, bir son vardır...
Uzun ve derinlemesine ele alınması gereken bir konu. Uzadıkça uzar... Ancak uzatarak eleştirmek değil niyetim. Sadece kadın ve erkeği birbirinden ayıran şeyin bir ‘cinsiyet meselesi’ olduğunu görmemiz geriyor. Kadında tıpkı bir erkek gibi fikri hür; yani sorgulayan, eleştirebilen, dogmalara teslim olmayan; vicdanı hür, ahlaki pusulası başkasıyla değil, kendi insanlığıyla çalışan bir birey; ve irfanı hür; yani bilgiyi ezber değil, anlayarak, özümseyerek kullanan bir bilinçtir.
Onca çaba ve gayretle elde ediğimiz hak ve özgürlüğümüz bizler tarafından sevgi adına yok sayılırsa ne yaparız? Yüzyıllardır bir kadın olarak susmakla, boyun eğmekle, kendini feda etmekle; bir birey değil, bir kurban olacağımızı göremedik mi hala?
Sitemimi ve kızgınlığımı sonlandırabilecek gibi değilim. Ancak uzatmanın, konuyu dağıtıp bulandırmanın kimseye faydası yok. Görmek ve bakmak iki farklı eylemdir. Bakmayı bırakıp, görmeye başlamalıyız.
Ne demişti Mustafa Kemal Atatürk: “Ey kahraman Türk Kadını! Sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın.”