Trafikte yazılı olmayan bir kural vardır: “Kurallar herkes içindir.”

Bugün Türkiye’de trafik cezaları ciddi biçimde arttı. Bütçedeki veriler bunu net bir şekilde gösteriyor. Rakamlar yükseldi, denetimler sıklaştı.
Yetkililere sorduğunuzda bunun “caydırıcılık” amacı taşıdığını söylüyorlar. Doğru da olabilir. Gerçekten de kuralsızlığın bedeli olmalı. Çünkü trafik dediğimiz şey, yalnızca bir ulaşım meselesi değil, doğrudan hayat meselesidir. Sürücüler, sadece kendi hayatını değil, başkalarının hayatını da riske atıyor. Ki bunun haberlerini sık sık okuyoruz.

Ama mesele burada bitmiyor.

Asıl soru tam da burada başlıyor:
Bu kurallar gerçekten herkes için mi?

Vatandaş için evet. Ama bazıları için hayır.

Bugün bu ülkede yaklaşık 30 bin kişilik bir kesim var ki; milletvekilleri, eski milletvekilleri, üst düzey bürokratlar, yargı mensupları, o kesimi oluşturuyor. Onlar için trafik kuralları “uyulması gereken bir zorunluluk” değil.

Aynı yolda ilerleyen iki araç düşünün. Biri sıradan bir vatandaşın. Diğeri bir “makam sahibinin”.

Biri radara girer, fahiş oranda ceza yer, ay sonunu düşünür. Diğeri o cezayla hiç yüzleşmez bile.

İşte adalet tam burada yara alır.

Çünkü adalet dediğimiz şey, yalnızca mahkeme salonlarında dağıtılmaz. Adalet, gündelik hayatın içinde, trafikte, hastanede, okulda, sokakta var olur. Ve en çok da küçük gibi görünen bu anlarda ölçülür.

Vatandaşın itirazı tam da bu yüzden yükseliyor:

“Ben ödüyorsam, o da ödesin.”

Bu cümle basit bir serzeniş değil. Bu, bir eşitlik talebidir.

Çünkü insanlar şunu çok iyi görüyor:
Aynı suçu işleyen iki kişiden biri bedel ödüyor, diğeri ödemiyorsa, orada hukuk değil, ayrıcalık vardır.

Ve ayrıcalık, en az adaletsizlik kadar tehlikelidir.

Bir işçi düşünün. Ay boyunca çalışıyor, kazandığı ücret zaten sınırlı. Trafikte yaptığı bir hata, belki de bütçesini sarsacak bir cezaya dönüşüyor. Aynı hatayı, maaşı onun katbekat üzerinde olan bir makam sahibi yaptığında ise sonuç çoğu zaman aynı olmuyor.

Bu yalnızca bir trafik meselesi değildir.

Bu, sınıfsal bir meseledir.

Bu, kimin kurallara tabi olduğu, kimin kuralların üstünde konumlandığı meselesidir.

Sosyal adalet dediğimiz şey tam da burada anlam kazanır. Çünkü adalet, yalnızca yasaların varlığıyla değil, o yasaların eşit uygulanmasıyla mümkündür.

Aksi hâlde ortaya çıkan şey hukuk değil, imtiyaz düzenidir.

Ve imtiyaz düzeni, eninde sonunda toplumun vicdanını yaralar.

Bugün vatandaşın söylediği çok net:
“Beni denetleyen sistem, herkesi denetlesin.”

Bu talep ne radikal, ne uç, ne de ideolojik bir talep. Bu, en temel yurttaşlık hakkıdır.

Çünkü demokrasi dediğimiz şey, yalnızca sandıkta oy vermek değildir. Demokrasi, seçilenlerin seçenlerden üstün olmadığı bir düzen kurabilmektir.

Milletvekili olmak, ayrıcalık değil, sorumluluktur.

Savcı olmak, dokunulmazlık değil, daha fazla hesap verebilirlik gerektirir.

Bürokrat olmak, kuralların üstünde olmak değil, kurallara en çok uyması gereken kişi olmak demektir.

Eğer bir ülkede kurallar, gücü olana göre eğilip bükülüyorsa, orada sorun trafikte değil, sistemdedir.

Ve o sistem değişmediği sürece, en ağır cezalar bile adalet getirmez.

Çünkü adalet, cezaların büyüklüğünde değil, eşitliğinde gizlidir.

Son dönemde trafikle ilgili çok sık düzenleme yapılıyor. Ve bunlar büyük tepki çekiyor. Ceza muafiyeti de onlardan biri. Vatandaşın canı burnunda.

Bakanlığın bu sesi dikkate alması önemli.