Çok fazla hatırlamak istemeyeceğimiz bir futbol dünya kupasını geride bırakıyoruz. 2002’deki dünya üçüncülüğünden sonra yine bir başarı bekliyorduk, olmadı. Türkiye turnuvadan elenirken yalnızca sonuç alamadı değil, kendisine ait güçlü ve kalıcı bir futbol kimliği de gösteremedi. 2002’de sahada ne yapmak isteyen bir Türkiye bulunduğu çok açıktı. Bu turnuvada ise zaman zaman cesur, zaman zaman dağınık, bazen teknik ama çoğunlukla kırılgan bir takım izledik.

Ancak bu turnuva dünya futbol tarihine geçecek iki kirli olay ile hafızalara kazındı. İlki, Mısır - Arjantin maçında futbol endüstrisinin, özellikle VAR kararlarıyla Arjantin’i açıkça koruduğuna dair yükselen o haklı şüpheydi. İkincisi ise ABD’li oyuncu Balogun’un gördüğü kırmızı kartın ardından, Trump’ın doğrudan FIFA Başkanını aramasıydı. Bu telefon, siyasi gücün yeşil sahanın disiplin mekanizmasına fiilen ve ahlaksızca temas ettiğinin en çıplak kanıtı oldu. Herkesin gözleri önünde yaşanan bu iki olay, bize bir kez daha futbolun sadece futbol olmadığını, küresel bir güç, çıkar ve ekonomi savaşı olduğunu göstermiştir. Burada kapitalizmin ve kitle psikolojisinin temel kurallarına girmeyeceğim. Bu başka bir yazının konusu olsun.

Milli spor müsabakaları, toplumun ortak heyecan alanlarıdır. Kazanılan zafer de alınan yenilgi de aslında aynı hafızaya yazılır. Çünkü milli takım, herhangi bir siyasi mekanizmanın değil, milletin takımıdır. Ancak bu ortak heyecan duygusu, bütün spor dalları ve bütün milli takımlar söz konusu olduğunda aynı ölçüde ortaya çıkmamaktadır. Futbol, ekonomik büyüklüğü, yayın gücü ve geniş seyirci kitlesi sayesinde spor gündeminin merkezindeki yerini korurken, diğer branşlarda elde edilen büyük başarılar çoğu zaman daha sınırlı bir ilgiyle karşılanmaktadır.

Kadın Voleybol Milli Takımı’nın son yıllarda ortaya koyduğu performans, bu çelişkinin en belirgin örneklerinden biridir. Dünyanın en güçlü takımlarıyla aynı seviyede mücadele eden, önemli turnuvalarda istikrarlı sonuçlar alan ve milyonlarca insana gurur yaşatan sporcularımız, yalnızca kazandıkları maçlarla değil, oluşturdukları takım kültürüyle de dikkat çekmektedir. Sahada birbirini tamamlayan, zor anlarda dağılmayan ve ne yapmak istediğini bilen bir takım görüntüsü bize, başarının tek bir oyuncuya, tek bir teknik direktöre ya da tek bir turnuvaya bağlı olmadığını göstermektedir. Başarı, tamamen altyapıdan kulüp organizasyonlarına, antrenör eğitiminden uluslararası maç tecrübesine kadar uzanan uzun vadeli bir emeğin sonucu olarak karşımızda durmaktadır.

Bu bize şunu göstermektedir; kalıcı başarı, yalnızca yetenekli sporcular bulmakla değil, o yetenekleri geliştirecek kurumları oluşturmakla mümkündür. Teknik kadroların istikrarı, altyapıya verilen önem, sporcu gelişiminin bilimsel yöntemlerle izlenmesi ve liyakate dayalı yönetim anlayışı, turnuva sonuçlarından daha belirleyicidir.

Aynı şekilde spor medyasının da başarıya bakışını yeniden değerlendirmesi gerekmektedir. Bir futbol takımının kamp programı günlerce tartışılırken dünya çapında mücadele eden kadın sporcuların başarılarının birkaç haberle geçiştirilmesi, yalnızca bir yayın tercihi olarak değerlendirilmemelidir. Çünkü bu yaklaşım, hangi sporun değerli görüldüğünü ve gelecek kuşaklara hangi başarı hikâyelerinin anlatıldığını da belirleyecektir.

Oysa görünürlük, yeni sporcuların yetişmesinin en önemli unsurlarından biridir. Televizyonda, gazetede ya da dijital medyada kendisine benzeyen başarılı sporcuları gören bir çocuk, sporu erişilmez bir alan olarak değil, mümkün bir gelecek olarak görmeye başlar. Kadın voleybolcuların her başarısı bu nedenle yalnızca alınan bir galibiyet değil, binlerce genç kız için açılan yeni bir kapıdır. Bu gerçeği diğer spor branşları için de genelleştirmek mümkündür.

Başarı, yıllarca sürdürülen çalışmanın, doğru planlamanın, disiplinin ve ortak emeğin sonucudur. Aslında kadın voleybolunun bize anlattığı en değerli hikâye de budur:

Gerçek başarı, gürültüyle değil, sistemle gelir.