Bir, 8 Mart daha geldi.
Bir kez daha ekranlar, vitrinler, sosyal medya paylaşımları kadınlara “ne kadar değerli” olduklarını hatırlatacak. Kurumlar kutlama mesajları yayımlayacak, markalar mor renkli kampanyalar hazırlayacak, birkaç süslü cümleyle kadın emeğinin ve kadın mücadelesinin üzeri örtülmeye çalışılacak.
Oysa 8 Mart, kutlama kartlarına sığdırılacak bir nezaket günü değildir. 8 Mart, sömürüye, eşitsizliğe, yoksulluğa ve erkek egemen düzene karşı yükselen isyanın adıdır.
Çünkü 8 Mart’ın kökleri, salonlarda yapılan törensel konuşmalarda değil; fabrikalarda, grevlerde, direnişlerde, alın terinde ve bedel ödenerek verilen mücadelede yatmaktadır. Bu gün, emeği görünmeyen, hakkı gasp edilen, düşük ücretle çalıştırılan, iş yerinde baskıya uğrayan, evde ise ücretsiz emek yükü altında ezilen milyonlarca kadının tarihsel çığlığıdır.
Kadın sorunu, yalnızca “kadına saygı” meselesi değildir. Kadın sorunu, sınıfsal bir meseledir. Çünkü bugünün düzeninde kadın, sadece kadın olduğu için değil; çoğu zaman emekçi olduğu için de iki kere ezilmektedir.
Fabrikada, ofiste, tarlada, atölyede, market kasasında, hastanede, okulda çalışan kadın; aynı zamanda eve döndüğünde görünmeyen bir mesainin içine daha sokulmaktadır. Yemek, temizlik, çocuk bakımı, yaşlı bakımı, duygusal yük… Mevcut düzen, bu emeği ya hiç saymakta ya da doğal bir “kadın görevi” gibi göstermektedir.
Bugün kadınların iş gücüne katılımı alkışlanırken, onlara hangi koşulların reva görüldüğüne pek bakılmıyor. Esnek çalışma, güvencesizlik, düşük ücret, mobbing, kayıt dışı istihdam… En ağır faturayı yine kadınlar ödüyor. Hele ki işçi, yoksul, göçmen ya da yalnız bir kadınsanız, bu düzen sizin sırtınıza daha sert basıyor. Sermaye için kadın emeği ucuzdur; sistem için kadın sabrı sınırsız kabul edilir; toplum için kadın fedakârlığı ise zaten mecbur sayılır.
Oysa kadın ne fedakârlık makinesidir ne de düzenin yükünü taşıyacak sessiz bir omuz.
Bu yüzden 8 Mart, sadece “kadınlar baş tacıdır” denilecek bir gün değildir. 8 Mart, emekçi kadınların sesi duyulsun diye vardır. Kadın cinayetlerinin, yoksulluğun, işsizliğin, güvencesizliğin, eşitsiz ücretin, bakım yükünün ve sistematik ayrımcılığın konuşulmadığı bir 8 Mart; hakikatin yarısını bile anlatmıyor demektir.
Bugün kadınların özgürlüğünden söz edeceksek, bunu soyut sloganlarla değil; somut bir toplumsal dönüşüm fikriyle yapmak zorundayız. Eşit işe eşit ücret olmadan, kamusal kreşler yaygınlaşmadan, güvenceli çalışma sağlanmadan, sendikal haklar güçlenmeden, kadınların yaşamı üzerindeki erkek tahakkümü kırılmadan, şiddeti besleyen düzen değişmeden gerçek eşitlikten söz edilemez. Kadını özgürleştirmek, birkaç sembolik jestle değil; sömürünün ve eşitsizliğin köküne dokunmakla mümkündür.
Bugün 8 Mart ise, bize düşen şey kadınları alkışlamak değil; kadınların adalet talebini duymaktır. Çiçek vermek değil, sömürüsüz ve eşit bir yaşam isteğini büyütmektir. Tebrik etmek değil, birlikte mücadele etmektir.
Çünkü 8 Mart’ın ruhu, vitrinlerde değil meydanlardadır.
8 Mart, işte tam da bu yüzden bir anma değil; bir saf tutma günüdür.
Kadının emeğinden beslenen, hayatını daraltan, sesini kısmaya çalışan bu düzene karşı saf tutma günü…
Ve belki de en çok bugün söylemek gerekir:
Kadınlar için eşitlik, bir lütuf değil haktır.
Emekçi kadınlar için özgürlük, ertelenemez bir taleptir.
8 Mart ise, bu talebin en gür, en onurlu, en haklı sesidir...